Arşiv Şubat, 2008

Biatlon

Bugünlerde eğer Eurosport’ u izlerseniz karşınıza seyir zevki yüksek bir spor olan biatlon çıkacaktır. Norveç askeri birliklerinin eğitiminden doğan bu spor dalı bir dayanıklılık sporudur. Ayağınızda bir kayak ve sırtınızda bir tüfekle 3 kilometre kayıp, vücudunuzun temposu en yüksekte ve nabzınızın çok hızlı attığı vakitte hedefe odaklanıp 5 atış yapacaksınız. Atışları ayakta veya yatarak yapabilirsiniz. Atış öncesine kadar 3.5 kilogramlık tüfeğinizi kapalı tutuyorsunuz, atışları yaptıktan sonra 1.5 km kayıp 50 metre mesafedeki hedeflere tekrardan 5 atış yapıyorsunuz. Kaçırılan her atış bir hata puanı olarak hanenize yazılıyor. Hızlı bir şekilde kaydıktan sonra nefesinizi tutmanız, hedefe odaklanmanız ve konsantre olup hedefleri teker teker vurmanız gerekiyor. Müthiş bir kondisyon, hız ve aynı zamanda konsantrasyon gerektiren bu zevkli kış sporunun takip edilmesini tüm sporseverlere öneriyorum.  

Çin’de Olimpiyat Çıkmazı

8 Ağustos tarihinde Çin’de düzenlenecek Dünya’nın en büyük spor organizasyonuna doğru geri sayım başlarken, 17 milyonu aşan nüfusuyla Pekin olimpiyat oyunları içerisine sızan bir dizi politik, sosyal ve de siyasi sorunlarla da başa çıkmaya çalışıyor. 

Başkent Pekin halen havası en kirli Dünya şehirleri sıralamasında ön sıralarda yer almakta ve sorun günden güne azalacakken oyunları tehdit edecek boyutlara doğru artmaya devam etmekte. Çinli yetkililer oyunların sekteye uğramaması için başkent yakınlarındaki büyük fabrikaları kapatsalar hatta trafiğe çıkan araç sayısına kısıtlama getirseler de henüz Ulusal Olimpiyat Komitesini tatmin edebilmiş değiller. Zira komite acil durum planı yeterli olmazsa maraton da dahil bazı müsabakalarının tarihlerinde düzenlemeye gidebileceği ile Çin’i tehdit ederken Olimpiyat ve Dünya spor tarihinin gelmiş geçmiş en önemli 10 bin metre atletlerinden olan ve halen Dünya rekorunu elinde bulunduran Haile Gebrselassie’nin Pekin’deki hava kirliliği yüzünden olimpiyat oyunlarına katılma kararını gözden geçireceğini açıklaması Çin’de ve tüm spor kamuoyunda tam bir şok etkisi yarattı.

Pekin’in sosyal çehresi de olimpiyatlar öncesi yetkilileri bir hayli düşündürüyor.  Şehirdeki dilenci ve seyyar satıcıların olimpiyatlara kadar ortadan kaldırılması ve halka olimpiyatlar ile ilgili bilgilendirici broşürler dağıtılıp olimpiyatlara hazırlanması konusu yetkilileri epey uğraştıracağa benziyor.

Son 5 yılda olimpiyat tesislerinin yapımında çalışan 6 işçinin öldüğünün açıklanması ise bir diğer hassas konu. Konunun hassas olması ölen işçi sayısı ile ilgili değil çünkü İngiliz The Times Gazetesi bu sayının 10 olduğunu iddia etmekte ve Çin’i diğer işçilere sus payı vererek olayları ört bas etmekle suçlamakta.

Çin Hükümeti’nin başını ağrıtan en önemli konu ise son yıllarda gündeme gelen “insan hakları ihlalleri”. Çin halen uyguladığı idam cezası, sıkı basın ve internet denetleme politikaları, 4 yılı bulabilen gözaltı süreleri ve Doğu Türkistan Halkı’na uyguladığı asimilasyon politikaları ile insan hakları dernekleri tarafından en çok eleştirilen ülkelerin başında gelmekte. Çin olimpiyat oyunlarını düzenleme hakkını elde ettiğinden bu yana insan hakları konusunda bir dizi iyileştirmeye gideceğini vaad etmiş ve idam cezası ile yabancı gazetecilere daha fazla özgürlük verilmesi konusunda yaşanan gelişmeler memnuniyetle karşılanmıştı. Fakat yapılan tüm bu iyileştirmeler Uluslar arası Af Örgütü tarafından yeterli bulunmamış ve Çin’in olimpiyat oyunlarını dünya basının dikkatini ihlallerden uzaklaştırmak ve ihlaller hakkında diğerlerini bilgilendirmeye çalışan kişilerini seslerini bastırmak için kullandığını iddia etmişti. Çin’de bu gelişmeler yaşanırken bir ilginç haberde Avrupa’dan geldi. İngiliz Olimpiyat Komitesi aldığı son karar ile olimpiyatlara katılacak İngiliz atletlerin kontratlarına politik demeçler vermelerini yasaklayan bir madde ekleme kararı aldığını açıkladı. İngiliz Mail on Sunday Gazetesinin haberine göre atletlerin Çin’in insan hakları ihlalleri dahil olmak üzere hassas politik konularda demeç vermesi kesinlikle yasaklandığını açıkladı. Bu kararın alınmasında Çin ile artan ticari ilişkilerin sekteye uğratılmaması açıklaması ise açıkçası şaşırtıcıydı.

11 Eylül sonrası yaşana siyasi gelişmeler ve terörist saldırı olasılıklarının yanına kırılgan ekonomik dengeleri de eklersek Dünya’nın en kalabalık nüfusa sahip ülkesini olimpiyat oyunları öncesi zor günlerin beklediğini söyleyebiliriz.

Mısır’ ın Büyük Zaferi

2008 Afrika Kupası’ nı birçok Avrupa’ da oynayan yıldızlarına rağmen, Kamerun, Fildişi Sahilleri, Gana değil, tam 17 futbolcusu kendi liginden olan kadrosuyla Mısır kazandı. 2006′ da Mısır bu kupayı kaldırdığında ev sahibi olmanın avantajı nedeniyle bunu başardıklarını düşünenlere en güzel cevabı kupayı tekrar kazanarak verdi. Avrupa’ da top koşturan önemli oyuncuları barındıran Kamerun ve Fildişi ile toplam 3 maç yapan ve bunların 3′ ünüde kazanıp toplamda bu rakiplerinin ağlarına 9 gol bırakan Mısır, Avrupa’ da ün salmış futbolcularla oynamanın bu takımları favori yapsada önemli olanın takım oyunu ve futbolcuların yüreklerini ortaya koymak olduğunu gösterdi. 6 lejyoner futbolcusuyla bu başarıyı yakalayan Mısır, 2009 FIFA Konfederasyon Kupası’ nda Afrika kıtasını temsil etmeye hak kazandı. Afrika Kupası’ nın ardından Afrika Futbol Federasyonu Teknik Çalışma Grubu tarafından turnuvanın en iyi 18 oyunusu seçildi ve Mısır’ dan 7 oyuncu bu kadroya girmeyi başardı. Turnuvanın en iyi 11′ ne 5 Mısır’ lı oyuncu seçilirken, en değerli oyuncu ödülünü ise yine Mısır’ dan Hosny Abd Rado aldı.

2010 Dünya Kupası’na Suni Çim Önerisi

FIFA Başkanı Sepp Blatter BBC Sport’a, 2010 Güney Afrika Dünya Kupası maçlarının suni çimde oynanabileceğini ima eden açıklamalarda bulundu. Blatter, henüz bu durumun kesinleşmediğini ifade etmesine karşın suni çimin birçok avantajı olduğunu ve özellikle de Afrika kıtasındaki iklim koşulları göz önüne alındığında bu bölgede suni çim kullanımının çok ciddi olarak düşünülmeye başlanması gerektiğini belirtti. Galatasaray, 2007-2008 sezonuna hazırlık amacıyla oynadığı maçlarının bir kısmını yapay çimden oluşan zeminlerde oynadı ve şahsen ilk kez profesyonel seviyede bir futbol karşılaşmasını suni çim üzerinde oynanırken izleme fırsatı buldum. Maçı izlediğim süre boyunca karşılaşmanın suni çim üzerinde oynandığına dair bir emareye rastlamadım, ancak maç sonunda futbolcularla yapılan röportajlar gösterdi ki, bu durum onlar açısından gerçekten çok farklı. Bu zemine alışmakta zorlandıklarını belirten futbolcular, bu tür zeminin, doğal çimde oynamaya alışmış futbolcular için ciddi anlamda sakatlık riski taşıdığını da belirttiler. Bu durumun yanı sıra Dünya Kupası maçlarının suni çimde oynanacak olma ihtimali dahi kulağa pek sıcak gelmiyor bence. FIFA gibi futbolun en üst kurumunun başkanlığını yürüten kişinin böyle bir açıklamayı durduk yere yapması elbette beklenemez, demek ki bu ihtimal çok ciddi anlamda düşünülüyor. Ancak, futbolcuların düşünceleri de ortada. Umarım buna ilişkin bir karar verileceği zaman tüm koşullar çok iyi değerlendirilir ve alınan karar, Dünya Kupası gibi 4 yılda bir düzenlenen ve özlemle beklenen bir organizasyonun önemini ve izlenirliğini olumsuz yönde etkilemez. Son olarak Blatter’in yaptığı bir açıklamaya dikkat çekmek istiyorum :”Bozuk ve top kontrolünün çok zor olduğu bir zeminde futbol oynanmasındansa suni çimde oynanması çok daha iyidir diye düşnüyorum.”

Yorum sizin…

Şampiyonluğun en güçlü adayı( ! )

Kayserispor-Beşiktaş karşılaşması haftasonunun en güzel ve zorlu karşılaşması olması gerekirken, seyir zevki en düşük, futbol adına hiçbir şey vermeyen karşılaşmalarından biri oldu. Bu maçın böyle olmasının tek nedeni Beşiktaş’ tır. Öyle bir Beşiktaş takımı vardıki sahada, kaleye isabetli tek bir şut bile çekemeyen, organize bir atak yapamayan, defansı yol geçen hanına dönen bir takımdı. Ne sağ kanat çalıştı, ne de sol kanat, forvetlere top bile gelmedi, Holosko’ nun çizgi oyuncusu olmadığı yine kanıtlandı, Tello kırmızı kart gördü takım dahada aciz duruma düştü, bir de bunların üstüne anlam veremediğimiz Schildenfeld- Serdar Özkan değişikliği eklenince zaten yenilgi kaçınılmaz oldu. ” Şampiyonluğun en kuvvetli adayı biziz ”, ” İki kupayı da alacağız ” diyenlerin dünkü maçtan sonra hala aynı düşüncelerde olup olmadıklarını merak ediyorum doğrusu.

Zico Nakamura

Beşiktaş’ ın bu haftaki performansını saymazsak, Galatasaray’ la birlikte Süper Ligin en formda 2 takımından biri Fenerbahçe. Bu akşam Gençlerbirliği Oftaş karşısına klasik oyun düzeniyle çıkan Sarı Lacivertliler, maçın 16. dakikasından sonra bol pas trafiğiyle, orta sahadaki presi ve rakibi boğan ataklarıyla belki sezonun şu ana kadar en güzel futbolunu osergiledi. Ve tabi gözler ilk maçına çıkacak yeni transfer Maldonado’nun üzerindeydi.

Şilili oyuncu kendi demeçlerinde de dile getirdiği gibi tam anlamıyla 2′ li savunmanın önünde bir emniyet subabı edasıyla oynadı ve topları oyuna etkili sokmasıyla görevini eksiksiz yerine getirdi. Bu durum karşısında Fernebahçe’ nin oyunu çok kısa zamanda olumlu etkilerini gösterdi. Maçı Şükrü Saraçoğlu tribünleriden izleyen Sevilla Teknik Direktörü Manolo Jimenez bu karşılaşma sonrası önlemlerini ve çalışmalarını arttırmayı düşünecektir.

Maldonado’ nun takıma girmesiyle bence en önemli nokta Marco (Mehmet) Aurelio’ nun takım içindeki değişen rolüydü. Artık eskisi kadar orta sahada sırtına yük binmeyen Aurelio, eski takımı Trabzonspor’ daki mevkisinde daha ileriye dönük olarak oynadı. Dolayısıyla hucüm ataklarında geçmişe nazaran bir hayli fazla katkıda bulundu ve çift yönlü ortasaha oyuncusu maçın en çalışkan ismi oluverdi.

Çerçeve her yönüyle pespembe değildi tabiki. Uğur Boral’ ın haftalardır süren yetersizliği bu maçta da çok açık göze çarptı. Kezman’ ın, Deivid’in ve doğal olarak Alex’ in baskılarına karşı bocalayan Oftaş savunması, söz konusu sol kanat olunca, hiçbir tehlikenin gelmeyeceğini anlamış olacaklar ki, o kulvarı adeta kapısı açık bir ev gibi bomboş bıraktılar. Ayrıca Lugano’ nun haftaya takıma döneceğini düşünürsek, lig maçlarında 6 + 2 sistemini göz önüne alarak, Zico’ nun bu akşamki futbolu gelecek maçlara taşımak ve takımı bozmamak adına yabancılardan kimi kenara çekeceği de bir muamma.

Uzun zamandır dikkatimi çekiyor, Zico uzun seneler Japonya’ da takım çalıştırdığından olacak, Fenerbahçe gol attıktan sonra kollarını açıp havaya kaldrıması ve gol diye bağırması, bana Heroes dizisinin dünyayı kurtaran Japon kahramanı Hiro Nakamura’ nın aynı şekilde “YATTA” diye bağırmasını anımsatıyor. Eğer Brezilyalı çalıştırıcı Ligte,Türkiye ve Avrupa kupalarında aynı başarıyı devam ettirir ve bu kupaları Kadıköy’deki müzelerine götürürlerse neden Fenerbahçelilerin Zico Nakamurası olmasın?

Başarının formülü 6 + 2 mi?

Ligler başlamadan önce futbol kamuoyunun gündemini belki de en çok meşgul eden konuydu 6 + 2 çıkmazı. Avrupa takımları ile mücadele edebilmek için kontejyan arttırılmalı diyenler bir tarafta, ulusal takım zarar görür diyenler ise diğer tarafta kıyasıya konuyu tartışmaktaydılar. Yabancı kontejyanı serbest bırakılmalı diyenlerin başında konuyu birkaç sezondur gündeme getiren ve Futbol Federasyonu ile arasında kırgınlıkların olduğu alenen bilenen Fenerbahçe gelmekteydi. Galatasaray ve Beşiktaş gibi diğer büyükler ise nispeten maddi açından rahat oldukları için konuyu Fenerbahçe kadar olmasa da içten içe desteklemekteydiler. Anadolu kulüpleri ise konu üzerinde tam bir mutabakata varabilmiş değildiler. Serbest olmalı diyenler de vardı, Türk oyuncuların önü tıkanır diyenler de.  Bunların arasında yerli oyuncu transferinin önü tıkanır ve transfer arayışları yurtdışından sağlanır böylelikle Anadolu kulüplerinin en büyük gelir kaynağından birinin önü tıkanır diyenler de vardı. Pek de haksız değillerdi aslında. Gökhan Ünal veya Mehmet Topuz gibi bir oyuncuya 10 milyon euro vermektense yurtdışından kariyerli bir oyuncu getirmek elbette mümkündü. 

Yabancı futbolcu transferi denince insanlar ne algılar bilemem ama ben “altyapıdan ya da yurtiçinden eksikliği giderilemeyen mevkiye transfer edilen ya da yetenekleri itibariyle yine altyapı ya da yurtiçinden bir emsali bulunamayan ve seyirciyi tribüne çekecek, onu bir hareketiyle ateşleyecek, bunun yanında oyun felsefesi ve deneyimleri ile takımın oyununa katkıda bulunup gençlerin örnek alabileceği bir oyuncu”yu algılamaktayım. İçinde bulunduğumuz sezonu da göz önüne alırsak yukarıdaki tanıma uyan kaç oyuncunun şuan Süper Lig’de oynadığını söyleyebiliriz? Açıkçası benim aklıma bir ya da birkaç oyuncu gelmekte. Hagi ve Popescu geçmişte bu tanıma uyan iki oyuncuydu. Günümüzden ise Alex ve Delgado’yu örnek gösterebiliriz.

6 + 2 formülünün yaklaşan federasyon seçimleri öncesi büyük kulüplere mavi boncuk olarak dağıtıldığı da fısıltılar arasında. Eğer böyle bir ihtimal gerçekse zaten bu mantalite ile hareket eden bir federasyonun daha fazla görevde kalması Türk futbolu ve de ulusal takım için 6 + 2 formülünden de tehlikelidir.  Önümüzdeki günler ve sezonlar verilen kararın ne kadar isabetli ya da yanlış olduğunu gösterecektir elbet. Bundan iki sezon öncesine kadar 5 + 1 formülünü tartışan ve kulübeye oyuncu transfer edilir mi diyenler emin olun ki birkaç sezon sonra yabancı kontejyanı serbest bırakılabilir mi konusu üzerinde engin bilgilerini sergiliyor olacaklardır. Bu arada ulusal takım nerede olur onu da şimdiden biz tartışalım isterseniz?

Premier League Futbolun NBA’i Olma Yolunda

Basketbolu ve özellikle NBA’i yakından takip edenlerin bildiği üzere, son birkaç yıldır “NBA Europe Live Tour” adında bir organizasyon düzenlenerek NBA takımlarıyla Avrupa basketbolunun önde gelen takımları arasında maçlar yapılmaya başlandı. NBA basketbolunun tüm dünyada çok sayıda izleyicisinin olması ve Avrupa’ya açılma politikaları bu organizasyonun önünü açan başlıca sebeplerdi. Yazımın başlığından da anlaşılacağı üzere benzer bir uygulama, önemli farklılıklar içerecek şekilde futbolda İngiltere tarafından uygulanmaya başlanacak gibi görünüyor. Yani dünyanın iki süper gücü her alanda olduğu gibi yine karşımıza çıkıyorlar. Premier Lig’de başlayacak uygulamanın NBA Europe Live Tour’dan en önemli farkı, resmi müsabakalardan oluşacak bir uygulama olmasıdır. Şöyle ki; NBA Europe Live Tour sadece NBA takımlarını yeni sezona hazırlamak amacıyla oluşturulan ve Avrupa’da oynan bir seri hazırlık karşılaşmasını ve çeşitli organizasyonları kapsamaktadır. Premier Lig’in en erken 2011 yılında uygulamaya sokmayı düşündüğü düzenleme ise şöyle :Premier Lig’de bir sezonda oynanan maç sayısı 38’den 39’a çıkarılacak, böylece Premier Lig’de 20 takım olduğunu göz önüne aldığımızda fazladan bir 10 maç ortaya çıkacak. Bu 10 maç, daha önceden İngiltere Futbol Federasyonu’na başvurmuş ve kabul almış (aynı Olimpiyat Şehri veya Dünya Kupası maçlarının oynanacağı yerin belirlenmesi gibi) İngiltere dışındaki 5 ev sahibi şehirde oynanacak. Belirli haftalarda, oynanacak olan 10 maçtan ikisi önceden belirlenmiş olan ev sahibi şehirlerde gerçekleştirilecek ve toplamda fikstürün herhangi 5 haftasında bu 5 şehirde maçlar oynanacak. Bu maçlarda elde edilen puanlar, atılan ve yenilen goller, puan tablosuna aynen aktarılacak. Bu nedenle söz konusu şehirlerde yaşayanlar son derece heyecanlı ve belki de bir o kadar kritik karşılaşmaları izleme fırsatı bulabilecekler. İngiltere’deki futbol yorumcuları ve yetkilileri bu durumu, globalleşen dünyanın spor üzerindeki bir izdüşümü şeklinde algılıyorlar ve bu kadar çok izlenen bir lig için bunun bir gereklilik olduğunu savunuyorlar. Bunun yanı sıra, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika ülkelerinin şimdiden ev sahibi ülke olmak konusunda çok istekli oldukları belirtiliyor. Bu konuda sizin görüşünüz hangi yöndedir bilemem ama, Premier Lig’in kader maçlarından birisinin Türkiye’nin güzel şehirlerinden birinde oynanabilecek olmasının gerek tanıtım gerekse heyecan ve futbol tutkusu açısından bende çok güzel hisler uyandırdığını itiraf etmeliyim. Kaldı ki, bu durumun Şampiyonlar Ligi final maçının İstanbul veya Türkiye’nin herhangi bir şehri tarafından kazanılmasından bir farkı olduğunu da düşünmüyorum. 2011’i hep birlikte bekleyip göreceğiz, ancak şunu da unutmamak gerekiyor; bir konuda en iyi olabilmek ve bu konumu sürdürebilmek için aynı NBA yönetiminin ve İngiltere Federasyonu’nun yaptığı gibi sürekli yeni fikirler üretmek, izlenir olmayı sağlamak ve artırmak için çalışmalar yapmak ve Dünyadan uzaklaşmak değil ona daha çok yaklaşmak gerektiği kesin…       

Derbinin Adamı: DUNGA

Derbi öncesi herşey önceden yazılıp çizilmişti sanki; Fenerbahçe, 10 eksikli Galatasaray karşısında şov yapacak, favori Fenerbahçe’ ye oynayan bahisçiler paraları kazanacak, Brezilya Milli Takımı Teknik Direktörü Dunga, sahada samba yapan Fenerbahçe’ li oyuncular arasından milli takıma oyuncu seçecekti. Derbinin sonucu adeta sürpriz oldu tüm Türkiye için, Galatasaray yıllar sonra Şükrü Saracoğlu’ nda çok güzel bir futbol ortaya koyarak galibiyeti kaçıran taraf oldu. Galatasaray’ ın güzel oyununun yanısıra Fenerbahçe’ nin sambacılarının da durması ve sanki maç bitsede gitsek tarzı oyunları böyle bir maç izletti biz futbol severlere. Fenerbahçe’ nin Brezilya’ lı oyuncuları, özellikle Alex’ i durursa, diğer oyuncuları istedikleri kadar çırpınsınlar yinede takımları istedikleri oyunu sergileyemezler. Peki Fenerbahçe’ nin kötü futbolundaki baş etken ne miydi? Tabiki Brezilya’ lı oyuncuları ateşlemesi beklenen, tribündeki faktör, Dunga. Tüm medya Dunga’ nın bu maçı izlemesinin sambacılar üstünde pozitif bir etki yaratacağını beklerken tam tersi oldu ve oyuncular üzerinde beklenmedik bir baskı oluştu. Dunga’ nın seyreden gözlerinin baskısı sonucu ne Alex ne de diğerleri istedikleri oyunu sergileyebildiler. Peki maça tribünden damgasını vuran ve herkesin bu derbiden milli takıma futbolcu seçmesini bekleyen Dunga kimi mi seçti: Beşiktaş’ tan Bobo!

Tümer Metin’in Larissa Seçimi

Milli Takımın başarılı orta saha oyuncusu Tümer Metin geçtiğimiz günlerde Yunan Birinci Ligi takımlarından Larissa ile sezon sonuna kadar anlaştığını açıkladı. Uzun zamandır Tümer’in askerlik problemi nedeniyle yurtdışında bir kulüp arayışında olduğu bilinmekteydi. Ben aslında Tümer gibi kaliteli bir oyuncunun Yunanistan gibi pek de kaliteli bir futbolunun oynanmadığı bir ligde orta sıralarda gezinen, seksenli yıllarda elde ettiği lig şampiyonluğu ve sonuncusu geçtiğimiz yıl olmak üzerine müzesinde bulunan iki tane Yunanistan Kupası dışında azımsanacak bir başarısı olmayan bir kulüpten ziyade en azından Tuncay gibi kaliteli bir futbolun oynandığı ligde vasat bir takıma gitmesini tercih ederdim. Larissa’nın UEFA Kupasından da grup sonuncusu olarak elendiğini ve beraberlik dahi alamadığını düşünürsek bu transfer sonrası pek de gurur duyduğum söylenemez. Ne de olsa Tümer milli takımın özellikle de EURO 2008 finallerinde çok ihtiyaç duyacağı bir oyuncu olacaktır. Bu nedenle kendisini daha da geliştirebileceği daha zorlu bir ligde mücadele etmesini tercih ederdim. Aslına bakılırsa imzanın sezon sonuna kadar atılmış olması transfer ile ilgili bazı ipuçları veriyor gibi. Sanki bana zorlama bir imza çağrışımı yaptı bu açıklama. Zorlama derken kastım sezon sonuna kadar forma giyebileceği ve Tümer gibi bir oyuncuya ihtiyaç duyan takım sanırım transferdeki tek kriterdi. Tümer’e göreyse Larissa’nın Tümer’i çok istemesi ve İstanbul’a yakın olması (günümüz ulaşım şartlarında mesafe bu kadar önemli mi acaba o da düşündürücü) ve klasik Türk – Yunan dostluğu niğdaları bu transferde etkili olmuş. Sezon sonuna kadar yaşanacak gelişmeler ne gösterir bilinmez ama Larissa’nın Tümer’e duyduğu ihtiyaçtan çok bizim Tümer’e olan ihtiyacımız önemli olan. Tümer gibi profesyönel bir futbolcunun bunca zaman askerlik sorunu ile ilgili bir çabada bulunmaması (Beşiktaş forması giydiği ve Avrupa’nın önde gelen kulüplerine çok rahatlıkla transfer olabilecek düzeyde futbol oynadığı zamanlarda böyle bir transfere yönelik adım atılmaması) bana göre Tümer’in en büyük hatası olmuştur. Temennim Tümer’in en kısa zamanda ki bu ancak sezon sonunda mümkün olacak gibi görünüyor Avrupa’nın üst düzey liglerinden birinde layık olduğu kalitede bir futbol oynayan takıma transfer olup diğer Türk futbolcular gibi göğsümüzü kabartmasıdır.