Yazar: Akın Parlas -
29 Şubat 2008 6:27
Kategori:
Futbol
Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Doğan, Galatasaray-Fenerbahçe maçının olay hakemi Cüneyt Çakır’ a yapılan eleştiriler hakkında değişik bir yorum getirdi ve nasıl takımlarımız, Avrupa’ da maç yaparken hakemler hakkında şikayetlerini UEFA Başkanı Platini’ yi arayıp bildirmiyorlarsa, Türkiye’ de oynanan maçlarda da hakemlerin hatalarının muhatabı federasyon değildir diyerek topu Merkez Hakem Kurulu’ na attı. Benim bildiğim, Türkiye’ de futboldan sorumlu en üst kurum Futbol Federasyonu’ dur ve Merkez Hakem Kurulu, Futbol Federasyonu’ nun merkez teşkilatı içinde yer alır. Bu durumda futbolun tek patronu vardır; o da Futbol Federasyonu, hatta Başkan Hasan Doğan’ dır. Türk futbolunun hakemliğini düzeltecek, denetliyecek, tavizleri silecek, eyyamcıları temizleyecek en üst kurum olan Futbol Federasyonu’ nun görevidir.
Ülkemiz futbolunda özerklik kavramını uygulayacağız derken bir anda;” Bu olay bizi ilgilendirmez, orada Merkez Hakem Kurulu var, o’ nun başkanı var, onların bileceği iş” derseniz o zaman senin ”Futbolun Patronu” sıfatının ne anlamı kalır? Türkiye’ de hakemlerle ilgili bir şey olduğunda federasyonun akla gelmesi kadar doğal bir şey var mı? Yoksa ” Merkez Hakem Kurulu’ nun Başkanı ile asıl ve yedek üyelerini Yönetim Kuruluna teklif etmek ” Federasyon Başkanı’ nın görevlerinden değil miydi?
Henüz yorum yazılmamış
Yazar: Ata Orçun Eryılmaz -
29 Şubat 2008 1:13
Kategori:
Futbol
Futbolla ilgilenen bir kişinin bile neden Chelsea gibi önemli bir kulübün başında Avram Grant’in olduğuna dair kati bir bilgisi olduğunu sanmıyorum, ama eminim benim gibi birçok kişinin de bu konuda birçok tahmini vardır. Abramovich, milyon dolarlarla oynarken, en pahalı oyuncuları sahibi olduğu kulübe, parayı bastırıp kolayca transfer edebilirken, bir teknik direktöre verecek parası kalmadı mı dersiniz? Hiç sanmam..Peki öyleyse neden Avram Grant gibi tecrübesiz, daha önce hiçbir başarısı olmayan, zayıf kariyerli birisi takımın başına getirildi? Cevap çok basit dediğinizi duyar gibiyim, ancak bu noktada konu futboldan uzaklaşıp başka yerlere kayacağı için, bu “başka” konudan uzak durmak istiyorum.
Avram Grant’in çok başarılı bir geçmişi olmadığını bildiğim halde ona ilişkin The Times gazetesinin spor sayfasında yayımlanan bir haber beni şaşırttı. Böylesi önemli bir ligde ve böylesi dünyaca ünlü bir takımda görev yapan teknik direktörün, henüz UEFA Pro Lisansı olmadığı önceden biliniyordu. Ancak, işin komik yanı, bu kursta %80 devam zorunluluğu olduğu için Avram Grant’in devamsızlıktan sınıfta kalma riskiyle karşı karşıya olması. Bunu okuduğumda aklıma hemen üniversitedeki günlerim geldi.. Beni şaşırtan da tam olarak bu zaten, yani bunca yıldır futbol dünyasının içinde bulunan Grant, sizce de bu kursa gitmek için geç kalmamış mı? Bildiğim kadarıyla her ülke, futbol takımı çalıştırabilmek için bu lisansın varlığını şart koşmuyor, ancak Premier League gibi önemli ve büyük ligler bu şartı arıyor ve bu nedenle Avram Grant şu anda geçici izinle ve koşullu olarak Chelsea’yi çalıştırabiliyor. Grant herhalde, nasılsa böyle bir ligde hiçbir zaman takım çalıştıramam diye düşünmüş olacak ki, bu lisansı alma gereğini bugüne kadar hiç duymamış. Fakat Chelsea gibi gündemi son derece yoğun bir takımın başındayken de takımı bırakıp kursa gitmek haliyle son derece zor, işte bu yüzden Lig Kupası’nda alınan Tottenham mağlubiyetinden sonra Grant, 10 derslik kursun bir tanesini kaçırmış bile. Bu durumda ona üniversite öğrencisi gibi hesap yapmak kalıyor; 10 derslik kursun %80′i 8 derse denk geliyor, yani 8 derse gitmek zorunda; bu durumda 1 ders ekme hakkı daha var. Ancak sınıfta kalırsa, Premier League kariyerine devam etmesi de imkansız, bakalım neler olacak?..
Aynı durum, aynı koşullarla Türkiye’de olsaydı, medya durumun üstüne nasıl giderdi çok iyi tahmin edebiliyorum. Bunun yanına bir de taraftar baskısını koyarsak, o teknik direktörün ömrü iki maçtan öteye geçemezdi bence. Ancak gazetedeki aynı haberde, taraftarın da Grant’i sevmediği ve istemediğine ilişkin istatistiki bilgiler vardı ve buna rağmen Grant hala görevinin başında ve tribünler her zaman dolu; hem Chelsea’nin bu kötü gidişine hem de taraftarın antipatisine rağmen.. Bu da bu konunun ders çıkarmamız gereken yanı bence…
Not: Beşiktaş gibi Türkiye’nin en önemli kulüplerinden birinin teknik direktörü olan Ertuğrul Sağlam’ın da aynı kursa yeni gittiği akıllara gelebilir, ancak Avram Grant ile Ertuğrul Sağlam’ın yaşı mukayese kabul etmez diye düşünüyorum.
Henüz yorum yazılmamış
Yazar: Deniz Kutsal -
28 Şubat 2008 11:41
Kategori:
Futbol
Sanayi devrimi ile dünya yeni bir çağa girdi ve sosyal-ekonomik açıdan bölünmelere sahne oldu. Yeni çağın en büyük etkisi toplumlarda işçi sınıfının ortaya çıkmasıydı ki bu bilişim çağına kadar olan süreçte tarihe en büyük etki eden kavramdı. Nitekim günümüzde kesinlikle nakit sıkıntısı çekmeyen bir işçi sınıfı var ki onlar futbolcular. Portekiz finans sitesinin yayınladığı listeye göre dünya’da en çok para kazanan 50 futbolcu listesi böyle oluştu :
1. Ricardo Kaka (AC Milan) 9.000.000 €
2. Ronaldinho Gaucho (FC Barcelona) 8.520.000 €
3. Frank Lampard (Chelsea FC) 8.160.000 €
4. John Terry (Chelsea FC) 8.160.000 €
5. Fernando Torres (Liverpool FC) 7.920.000 €
6. Andriy Shevchenko (Chelsea FC) 7.800.000 €
7. Michael Ballack (Chelsea FC) 7.800.000 €
8. Cristiano Ronaldo (Manchester Utd) 7.680.000 €
9. Thierry Henry (FC Barcelona) 7.680.000 €
10. Steven Gerrard (Liverpool FC) 7.680.000 €
11. Didier Drogba (Chelsea FC) 7.380.000 €
12. Wayne Rooney (Manchester Utd) 7.320.000 €
13. Iker Casillas (CF Real Madrid) 7.200.000 €
14. Michael Owen (Newcastle Utd) 6.720.000 €
15. Sol Campbell (Portsmouth) 6.600.000 €
16. Raul Gonzalez (CF Real Madrid) 6.420.000 €
17. Ruud Van Nistelrooy (CF Real Madrid) 6.420.000 €
18. Rio Ferdinand (Manchester Utd) 6.060.000 €
19. Darren Bent (Tottenham Hotspur) 5.940.000 €
20. Carlos Tevez (Manchester Utd) 5.880.000 €
21. Fabio Cannavaro (CF Real Madrid) 5.880.000 €
22. Luca Toni (Bayern Munich) 5.520.000 €
23. Robinho (CF Real Madrid) 5.520.000 €
24. Francesco Totti (AS Roma) 5.460.000 €
25. Arjen Robben (CF Real Madrid) 5.340.000
26. Ryan Giggs (Manchester Utd) 5.220.000 €
27. Michael Essien (Chelsea FC) 5.040.000 €
28. Adriano Lima (Internazionale) 5.004.000 €
29. Zlatan Ibrahimovic (Internazionale) 5.004.000 €
30. Patrick Vieira (Internazionale) 5.004.000 €
31. Gianluigi Buffon (Juventus FC) 5.004.000 €
32. Samuel Eto’o (FC Barcelona) 5.004.000 €
33. Carles Puyol (FC Barcelona) 5.004.000 €
34. Sergio Aguero (Atletico Madrid) 5.004.000 €
35. Oliver Kahn (Bayern Munich) 4.944.000 €
36. Edwin Van der Sar (Manchester Utd) 4.860.000 €
37. Fernando Morientes (Valência) 4.860.000 €
38. Alessandro Del Piero (Juventus FC) 4.800.000 €
39. Harry Kewell (Liverpool FC) 4.800.000 €
40. Djibril Cisse (O.Marseille) 4.800.000 €
41. Joe Cole (Chelsea FC) 4.680.000 €
42. Pedro Pauleta (Paris SG) 4.608.000 €
43. Juninho Pernanbucano (O.Lyon) 4.560.000 €
44. David Beckham (LA Galaxy) 4.500.000 €
45. David Trezeguet (Juventus FC) 4.500.000 €
46. Sidney Govou (O.Lyon) 4.500.000 €
47. Deco (FC Barcelona) 4.500.000 €
48. Gianluca Zambrotta (FC Barcelona) 4.500.000 €
49. Petr Cech (Chelsea FC) 4.320.000 €
50. Antonio Cassano (Sampdoria) 4.200.000 €
En çok para kazanan futbolcu hiç kuşkusuz kazandığını kuruşu kuruşuna hak eden Kaka Leite, oyuncularına en çok nakiti ödeyen kulüp açık ara dünya’ nın en zengin takımı kabul edilen Chelsea takımı. Listede herhangi bir Türk futbolcusu ve Türk Futbol Kulübü yok ancak La Galaxy takımı dışında listedeki tüm takımların Avrupa kıtasından olması bir başka ilgi çekici nokta. Yine bu listeye yapılan bazı yorumlarda sporseverler özellikle listede 19. sırada yer alan Darren Bent’ e epey bir eleştiri yöneltmişler ve bu ücreti hakketmediğini belirtmişler.
Kıssadan hisse ülkemizde yabancı sınırlamasının bu denli tartışıldığı bir ortamda, verilerin daha önemli analiz edilmesi ve incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Zira ülkemizde Türk futbolculara ödenen yıllık bazlı ücretlere ve yüksek bonservis miktarlarına bakılırsa dünya’nın zengin kulüplerinden aşağı kalır bir yanımız yok. Bir başka bakış açısı da yıldız futbolcu getirmek isteyen takımlarımızın miladi dolmamış oyuncuları transfer etmek istemeleri durumunda ne kadarlık bir maddi külfetin altına girecekleri.
Sonuç olarak ülkemiz kulüplerinin bu listelerde yer alması için önce sağlam ekonomilere sahip olmaları ve önüne gelen futbolculara milyonlar saçmamaları gerekiyor. Diğer bir çözüm de yıldız adaylarını genç yaşta kadrolarına katıp kabiliyetlerini ortaya çıkarmak. Bu da şu an için pek mümkün gözükmüyor. Futbolcularımızın da listeye girmek için çokca ve inanarak çalışmaları lazım.
Bu arada listede Valencia’ dan sadece Morientes var. David Villa’ yı göreniniz oldu mu? 
Henüz yorum yazılmamış
Yazar: Akın Parlas -
27 Şubat 2008 12:43
Kategori:
Futbol
Birmingham-Arsenal maçının henüz ikinci dakikasında sahalarda görmek istemediğimiz talihsiz bir olay yaşandı ve Arsenal’ li oyuncu Eduardo’ nun ayağı iki yerinden kırıldı. Taylor’ un çok sert müdahalesi sonucu lifleri tamamen kopan Eduardo, 6 ay sahalardan uzak kalacak. Arsenal Teknik Direktörü Arsene Wenger, maçtan sonra yaptığı açıklamada Taylor gibi bir futbolcunun bir daha futbol sahalarında olmaması gerektiğini söyledi. Maç sonrası kızgınlığıyla bu sözler söylensede, üstünde biraz düşünmeye itiyor insanı. Şimdi her ne kadar Taylor hareketi kasten yapmadığını söylesede, unutulacak gibi bir faul değildi bu. Zaten hiç bir futbolcu bir anlık hırsına yenik düşüp böyle bir hareketi yapsada kasten yaptığını söylemez. Bu futbolcunun alacağı maksimum ceza direk kırmızı karttan 3 maç olur. Yani bir anlamda Taylor’ un yaptığı hareketin cezasını Eduardo 6 ay futbol oynayamayarak çekecek. Taylor 3 maçlık cezasını tamamlayıp sahalara geri dönecek, Eduardo ise belkide kariyerine devam edemeyip son noktayı koyacak. İngiliz futbolunun sertliğiyle nam salmış olması birbirlerinin ayaklarını, kafalarını kırmalarını gerektirmiyor. Hakemler maçları yönetirken durum öyle bir hal alıyorki, bazen gladyatörlerin sahadaki savaşını izliyoruz sanki. Kora kor mücadeleyi hepimiz severiz, ama İngiliz hakemlerin bazı kararları sayesinde göz yumulan sertlik zaman zaman kötü sonlara neden olabiliyor. Hatta bu oyun tarzı bazı futbolcuların psikolojisini bozabiliyor. Maç sonrası Birmingham’ lı Stephen Kelly’ nin, olayın sadece bir kaza olduğunu ve böyle bir darbeden dolayı oyuncunun atılmaması gerektiğini söylemesi ancak bozuk bir psikolojiyle söylenmiş sözler olabilir. Futbolcular, istemeyerek böyle fauller yapsada, futbolun içinde böyle olaylar yaşansada, bir takım ciddi önlemler alınmalı ve daha değişik bir ceza sistemine gidilmeli. Böylece futbolcu çok daha dikkatli oynamalı ve oynadığı yerin savaş alanı değil, futbol sahası olduğunun farkına varmalıdır.
Herşeye rağmen, Eduardo henüz 24 yaşında olup bu sakatlığı yenebilecek ve eskisinden daha iyi bir şekilde sahalara dönebilecek bir futbolcudur. Daha dünya futboluna verecek çok şeyi olan bu oyuncunun rehabilitasyon sürecini iyi geçirmesini ve sakatlığının üstesinden gelmesini diliyorum.
Henüz yorum yazılmamış
Yazar: Ata Orçun Eryılmaz -
26 Şubat 2008 5:53
Kategori:
Futbol
Yaklaşık 1 ay öncesiydi, Adnan Polat’ın Mart ayındaki seçimlerde Özhan Canaydın’ın karşısına rakip olarak çıkacağı ve bunun hazırlıklarını yürüttüğü söylendi. Bu haberi Adnan Polat, “Başkanlık konusunda vermiş olduğum bir kararım yok” şeklinde cevaplayarak yalanladı. Daha sonra Hıncal Uluç’un yazısı, Galatasaray ve spor camiasında şok etkisi yarattı. Hıncal Uluç’un yazısına göre, Adnan Polat Hıncal Uluç’a bir yemekte artık bundan sonra yokum demişti. Hıncal Uluç’un bunca yıllık gazeteciliğine ve Adnan Polat ile bilinen yakınlığına istinaden ben dahil herkes, artık Adnan Polat’ın bırakın başkanlık adaylığını, yeni kurulacak Yönetim Kurulu’nda dahi olmayacağını düşünmeye başlamıştı. Bu yazı üzerine cereyan eden olaylar ve buna ilişkin medyada çıkan yazılar da Özhan Canaydın ve Adnan Polat ikilisi arasındaki iplerin iyice kopmaya başladığını işaret ediyordu. Bu haberler ve açıklamalardan birkaçı şöyleydi:
Gökmen Özdemir 23.02.2008 tarihli Vatan Gazetesi’ndeki “Dost Acı Söyler Özhan Abi” başlıklı yazısında, Özhan Canaydın’ı Leverkusen maçına Ünal Aysal ile gittiği, Adnan Polat’ın yüzüne bakmadığı ve böyle bir maçı seçim siyasetine alet ettiği için eleştiriyordu. Yani Gökmen Özdemir’e göre, Özhan Canaydın’ın her seçimde yaptığı gibi bu seçimdeki yeni kozu Ünal Aysal olacaktı. Gökmen Özdemir haksız sayılmazdı, çünkü birçok kişi onun gibi düşünüyordu.
Bahri Havadır 24.02.2008 tarihli Maraton programının canlı yayın konuğuydu ve Şansal Büyüka ile Erman Toroğlu’nun Galatasaray’daki seçim ile ilgili sorularını yanıtlıyordu. Bahri Havadır’a göre de Özhan Canaydın ile Adnan Polat’ın arası son derece kötüydü ve 23.02.2008 tarihinde yapılan Mali Kongre’de Özhan Canaydın, Adnan Polat ve ekibini hedef göstermişti. Özhan Canaydın, Leverkusen maçında yaşanan hezimetten dolayı “tam yetki verdiğim Futbol Şubesi adına sizlerden özür diliyorum” gibisinden kafalarda son derece soru işareti bırakan ve Bahri Havadır’a göre Futbol Şubesini alınan mağlubiyetin sorumlusu kılan bir açıklama yapmıştı. Bence Bahri Havadır da bunları düşünmekte son derece haklıydı, çünkü aklı selim her insan bu açıklamayı bu şekilde yorumlardı.
Peki 2 günde ne oldu da Adnan Polat, Özhan Canaydın’dan aldığım icazet üzerine Başkanlık adaylığıma karar verdim şeklinde bir açıklamayı kamuoyuna duyurdu. Ya ben de dahil olmak üzere Galatasaray’ı bu kadar yakından tanıyan insanlar aklımızı yitirdik ve olayları yorumlama kapasitemizi kaybettik ya da ortada başka şeyler dönüyor. Futbol camiasında bir anda gerçekleşen U dönüşlere hepimiz alışkınız, ancak bu kadarı da tuhaf geliyor. Sanırım Galatasaray camiası ve spor kamuoyu Mart ayındaki seçimlere kadar başkaca garip olayları yaşamaya ve izlemeye devam edecek, benim öngörüm bu, bekleyip göreceğiz..
Henüz yorum yazılmamış
Yazar: Aylin Engin -
25 Şubat 2008 7:32
Kategori:
Tenis
4-10 Şubat tarihlerinde ENKA Spor Kulübü Tesisleri’nde gerçekleştirilen Büyükler Kategorisi Kış Kupası sona erdi. 100’ün üzerinde sporcunun katılımıyla gerçekleşen turnuva, bay ve bayanlarda çok çekişmeli maçlara sahne oldu. Özellikle turnuvanın 5. gününde oynanan çeyrek final maçı izlenmeye değerdi. Tuna Altuna ve Ergün Zorlu arasında oynanan maç, ikili arasında gidip geldi. Zaman zaman gerilimlerin de yaşandığı maç sonunda Tuna Altuna kazanmayı bildi. Aynı zamanda bu sporcunun 1989 doğumlu olması Türk tenisinin geleceği için umut vericidir. Buna rağmen erkeklerde turnuvanın galibi, milli oyuncu Haluk Akkoyun oldu. Bayanlarda ise, turnuvanın favorisi olan klasmanın 2 no’lu seri başı Çağla Büyükakçay, klasmanın 1 no’lu seri başı Pemra Özgen’in yokluğunda maçlarını zorlanmadan kazandı. Finali Eylül Benli ile oynayarak 2 sette kazandı. (Pemra Özgen, bu turnuva sırasında yurtdışında ülkemizi temsil ediyordu.) Sporlog ailesi olarak, turnuva galiplerini kutluyor ve başarılarının devamını diliyoruz.
Henüz yorum yazılmamış
Yazar: Ata Orçun Eryılmaz -
22 Şubat 2008 4:11
Kategori:
Futbol
Konyaspor maçı ertelendi..
Maç bir gün sonra oynandı ve Uğur sakatlandı…
Takım ancak Pazartesi gecesi İstanbul’da olabildi ve yol yorgunu olmalarına karşın hiç dinlenmeden Salı sabahı antrenmana çıktılar..
Çarşamba sabahı yeniden yollar gözüktü Galatasaray kafilesine ve Almanya yolculuğu başladı..
Kafile Almanya’ya indi ve çok az dinlendikten sonra ayağının tozuyla yeniden antrenmana çıktı…
Geceyi alışkın olmadığı Almanya’da ve alışkın olmadığı yataklarda geçiren bu derece yorgun oyuncular Perşembe günü saat 6.00′da maça çıktılar..
Leverkusen maça fırtına gibi başladı ve 22. dakikada skor 3-0 Leverkusen lehineydi..Gollerin çoğunda düne kadar sadece bir kez sağ bek oynayan Barış’ın hataları vardı, kademeye giremiyordu; yani Galatasaray Uğur’u çok arıyordu.
Kalli oyundan memnundu, çünkü dakika 22 ve skor 3-0 olmasına karşın Feldkamp maçı sadece seyrediyordu; yaşlılığından mı bilinmez ama oyuna müdahale etmekte her zaman çok geç kaldığını tespit etmek hiç de zor değil..
İkinci yarı başlıyor, tam Barış yeni mevkisine ısınmışken kadro dışı bıraktığı Sabri’yi oyuna savunmayı toparlaması için alıyor ve Barış’ı her zaman oynadığı sağ açığa çekiyor ve çocuğun aklını allak bullak ediyor Kalli…
Lincoln’ün skor 2-0′ken oyuna alınmaması, Ayhan’a henüz sakatlıktan çıkmışken Feldkamp’ın gönül rahatlığıyla forma verebilmesine karşın aynı gönül rahatlığını sakatlıktan yeni çıkan Lincoln ve Nonda’ya karşı gösterememesi başkaca ilginç unsurlar..
Bunun yanında Song’un yedek soyundurulması..Hadi ilk maçta Song yeni gelmişti Afrika Kupası’ndan, peki ikinci maçta neden sahada yoktu?..
Sonuç: Bayer 04 Leverkusen 5 - 1 Galatasaray SK
Bu işte bir gariplik var ama nerede, çözemedim?!?
Henüz yorum yazılmamış
Yazar: Deniz Kutsal -
22 Şubat 2008 1:14
Kategori:
Futbol
Bizim gibi duygusal bir toplumda en büyük mutluluğumuzdur milli bir zafer. Toplum olarak mutsuzluğu yaşarız ve ufak şeylerden mutlu olmayı amaçlarız. Onun için kavramlara tutkuyla bağlanırız ve bize geri getirisini bekleriz. Kimi zaman sadece bekleriz durağan bir halde ama inanırız ve gönülden bağlanırız birşeylerin başarılması için. Bizim ülkemizde tutku : Futboldur!
Fenerbahçe dün akşamki 3-2 lik Sevilla galibiyetiyle bu sene evindeki 5. Avrupa Kupası maçından da galip ayrıldı ve başta Fenerbahçeli taraftarlar olmak üzere tüm Türkiye’yi sevince boğdu. Bununla yetinmeyip beklentilerin üstüne çıktı ve Avrupa’da yıllardır özlenen performansı rakamlarla üst seviyeye çıkardı. İstatistiklere baktığımızda geçen sene Avrupa Kupalarında ve Liglerinde şampiyon olmuş 5. takımı devirdi dün akşam, bu sene takımlar sıralamasında genel puanlara bakıldığında en iyi 8.takım olma ünvanına erişti ve sezonun 2. yarısında 9 maçta 34 gol kaydererek, 3 golün üstünde bir ortalama elde etti.
Daha zafer kazanılmış, tur geçilmiş değil. Şu an Fenerbahçe hiç beklenmedik bir şekilde 2. maçla birlikte Şampiyonlar Liginden elense bile çoğu taraftar oynanan oyun ve mücadele azmiyle takımlarını takdir ederler ve başarılı sayarlar nitekim bende o kişiler arasındayım. Ancak şimdi bunları düşünme zamanı değildir. Futbol, profesyonel bir yapıdır ve işimizde bizleri çalışmaya şevk eden motivasyondur. Taraftarlar bu galibiyetle yetinmeyip takımlarını daha çok çalışmaya yöneltmelidirler. Başarı tek başına kazanılmaz çünkü tam bir ekip işidir. Dünkü galibiyette bir ekip işidir ancak maçın dışında hukuksal anlamda başka bir başarı elde edilmiştir.
Sevilla’ nın forma reklamı Türk Kanunları baz alınarak ve Federayonun UEFA’ ya başvurması üzerine dünkü maçta siyah bir bantla engellenmiştir. Eşleşmenin hemen ertesi gününde konuyu kaleme alan Kadir Çelik’ in yazısı ses getirmiştir ve Türkiye uluslararası bir alanda hukuksal zaferini ilan etmiştir. Herşey kurallarına ve prosedüre uygun bir ekip çalışılmasıyla yürütülmüştür ve beni dün akşam ikinci kez gurulandırmıştır.
UEFA ilk etapta bu başvuruya karşı çıksada, Türk kanunları kesindir. Büyük küçük herkesi esir altına alan kumar illetinin reklamı ülke sınırları içinde yasaktır ve Sevilla’ da buna uymuştur.
Ben öncelikle her diplomatik başarısız hamlemizde ve hezimette konuyu gündeme getiren medyamızı burdan kınıyorum. Zira dün akşamki galibiyetten daha önemli bir konudur UEFA nezdinde kabul edilen bu yaptırım. Ancak bugünkü birkaç internet sitesi dışında hiçbir gazetede ve haberlerde bu haber yer almadı. Nedenini bilmiyorum ama herşeye rağmen bu başarıdan dolayı başta Kadir Çelik olmak üzere Fenerbahçe Kulübünü, Futbol Federasyonunu, Kadıköy Başsavcı Yardımcısı Nihat Bey ve Kadıköy İlçe Emniyet Müdürü Veysel Bey’ i gönülden kutluyor ve takdir ediyorum.
Umarım uluslarası platformda hiçbir konuda Avrupa’ ya, Amerika’ ya ve hatta ülke içine söz geçiremez siyasilerimiz bu durumdan biraz ders çıkarırlar.
1 Yorum yazılmış
Yazar: Akın Parlas -
21 Şubat 2008 8:24
Kategori:
Futbol
Merkez Hakem Kurulu’ nun çiçeği burnunda başkanı Oğuz Sarvan, yeni dönem hedefleriyle ilgili açıklamalarını yaparken özellikle Türk hakemliğinin atılım yapamadığına değindi. Bu konuyu belirtmesine gerek yoktu zaten, görünen köy kılavuz istemez. Bu ülkede futbolla ilgilenen herkes bilirki, hakemler bizim ülkemizde kulüplerin etkisi altında kalmış günah keçisi insanlarımızdır. Onların hata yapma lüksü yoktur, çünkü onlar hatasız kul olmazın istisnalarıdır. Hakemlerimiz, kulüplerden, hatta futbolculardan sonra gelir bizim ülkemizde. Araya öyle insanlar girerki maçlardan önce, bir bakmışızki maşa olarak kullanmışlar hakemlerimizi. Huzur yoktur, baskı vardır, diken üstündedir hep hakemlerimiz. Sonra böyle bir ortamda maç yönetmeye çalışırlar, hata yaparlar ve art niyetli damgasını yerler bir anda. Sistem dolayısıyla birbirinin kuyusunu kazan, daha büyük olmak isteyen hakemler de görmek mümkündür futbolumuzda. Ne maçtan önce konuşabilirler, ne de maçtan sonra. İfade özgürlükleri bile ellerinden alınmıştır hakemlerimizin. Böyle bir ortamda nasıl bir Türk hakemi Dünya Kupaları’ nda ya da Avrupa Kupaları’ nda düdük çalsın? Avrupa’ da düdük çalan hakemler bizim hakemlerimizden iyi değiller, öyle kararlar veriyorlarki saç baş yoldurtacak cinsten, fakat onların hakemlik yaptıkları ülkelerin sistemleri teşvik edici, eğitici ve deneyim kazandırıcı olduğu için her zaman bizim hakemlerimizin önünde yer alıyorlar. Bakalım yeni MHK’ miz uzun vadeli plan ve projeleriyle sorunlara karşı önlemler alıp yeni atılımlar yapabilecek mi?
Henüz yorum yazılmamış
Yazar: Akın Parlas -
20 Şubat 2008 7:15
Kategori:
Futbol
Arjantin asıllı İtalyan futbolcu Mauro German Camoranesi’ ye 14 yıl önce maçta yaptığı bir faul nedeniyle 45 bin Euro’ luk bir ceza gelmiş. Bu gelen cezanın hikayesi ise bir hayli ilginç. Camoranesi, 1994 yılında Arjantin’ in Alvarado takımında oynadığı sırada, Alvarado-Aldosivi derbisinde rakip takım oyuncusu Javier Pizzo’ya ağır bir faul yapmış ve bu oyuncunun bacağını kırmış. Bacağının kırılmasıyla futbol kariyeri biten Pizzo, hukuk eğitimi almış ve avukat olmuş. Camoranesi’ nin yaptığı faul, Pizzo’ nun hayatında bir dönüm noktası olmuş. Pizzo, futbol hayatını bitiren bu olaydan sonra hakkını aramak için öyle büyük bir azimle çalışmışki, belkide hiçbir futbolcunun böyle bir durumda yapamayacağı bir şeyi yapmış ve öğrencilik hayatını seçip sonunda avukat olmuş. Avukat Pizzo, Camoranesi’ ye karşı hukuk savaşını başlatmış ve sonunda tam 14 yıl sonra Arjantin Mahkemesi’ nin 45 bin Euro’ luk tazminat kararıyla bu savaşı kazanmış. Günümüz Türkiye’ sinde futbol kariyeri sakatlıklarla bitipde öğrenim gören ve meslek sahibi olan kaç eski futbolcu tanıyorsunuz? Sakatlanıp futbol kariyeri biten futbolcular eğer oynarlarken popüler bir kimliğe sahiplerse medya onlara sahip çıkıyor ve bir şekilde para kazanıyorlar, diğerleri ise toplumdan kendilerini soyutlayıp, yokolup gidiyorlar. Pizzo, hayallerindeki gibi bir futbolcu olamamış belki ama, avukatlık gibi bir mesleğe sahip olup toplumun saygısını kazanmış. Tazminat meselesine gelince, 45 bin Euro’ luk bedel bir futbolcunun futbol hayatını karşılayabilecek bir miktar mı o tartışılır, fakat tartışılamayacak bir şey varsa o da, Pizzo’ nun takdir edilmesi gereken azmi ve talihsiz futbolculara örnek olması.
Henüz yorum yazılmamış