Yazar: Deniz Kutsal -
14 Ocak 2008 9:03
Kategori:
Tenis
Amatör olarak yıllardır ülkemizde yoğun ilgi gören, son yıllarda da İpek Şenoğlu, Marcel İlhan, Ergun Zorlu, Haluk Akkoyun, Pemra Özgen ve Çağla Büyükakçay gibi uluslararsı sporcuların başarılarıyla profesyönel anlamda da gelişen tenis sporu, ocak ayında 2008 yılı Ulusal Tenis Kış Turnuvasıyla yeni bir heyecana hazırlanıyor.
7 farklı yaş grubunda ülkemizden birçok kulübe mensup sporcunun katılacağı turnuvalar 28 ocak’ta 10 yaş grubu mücadeleleriyle başlayacak ve tüm kategorilerde 10 şubat’a kadar devam edecek. Tenis severlere duyurulur..
Bir son not; Dünya’da 2007 yılı ekim ayında ATP klasmanında 347.liğe kadar yükselen Özbek asıllı Türk sporcu Marcel İlhan yine kendi yaş grubunda turnuvanın en büyük favorisi olacak. 1.90 cm boyunda, 1987 doğumlu olan Marcel kazandığı birçok ulusal ve uluslarası kupalarla Türkiye’nin teniste gelecek vaad eden en önemli sporcularından biri olarak gösteriliyor. Özellikle uluslarası alanda başarılı sporcular üretmede yetersiz olan ülkemizde, SporLog camiası olarak Marcel İlhan’a ve katılımcı tüm sporculara başarılarının artarak devam etmesini diliyoruz.
Henüz yorum yazılmamış
Yazar: Akın Parlas -
14 Ocak 2008 1:23
Kategori:
Futbol
BJK altyapısında futbola başlayan Nihat Kahveci, 1997/1998 sezonunda o zamanki Beşiktaş Teknik Direktörü John Benjamin Toschak’ ın takımı gençleştirme operasyonunun meyvesi olmuş, güçlü sağ ayağı, uzaktan sert şutlarıyla kısa zamanda kamuoyunun ilgisini çekmiş ve Beşiktaş’ ın yıldızı olmuştu. Hatta bir idmanda Toschak’ ın ”Nihat biraz daha sert vurursan direkleri yıkacaksın” sözü beni çok şaşırtmış, hep Nihat’ a karşı oynayan takımların zavallı kalecilerini düşünmüşümdür. 6 sezon Beşiktaş’ ta oynarken genelde sağ kanat olarak tercih edilen Nihat, 2002/2003 sezonunda Real Sociedad takımına transfer olduğunda asıl özelliğini ortaya çıkarmaya başladı. Kahveci, transfer olduğu ilk sezon takıma girmekte zorlansada sonraki sezon ne kadar iyi bir forvet olduğunu adeta tüm dünyaya İspanya’ da yılın futbolcusu seçilerek kanıtladı. 2004/2005 sezonunda ciddi bir sakatlık yaşasada, Nihat Kahveci, La Liga gibi bir ligde son 3 sezonda Ronaldo ile birlikte en çok gol atan futbolcu olmayı başardı. 2006/2007 sezonuyla Villareal macerasına başlayan Nihat, daha sezon başında çok büyük bir sakatlık geçirdi ve sahalardan bir yil kadar uzak kaldı. Herkesin kafasında aynı sorular vardı: Acaba Nihat sakatlıktan tamamen kurtulabilecek mi? Kurtulsada eski formunu yakalayabilecek mi? Futbol tarihinde ne futbolcular vardır sakatlıkları yüzünden sahalardan erken kopan, kopmasalarda bir daha asla eski formuna kavuşamayan. Peki Nihat Kahveci’ ye ne mi oldu? Bir yıl sonra futbola fırtına gibi döndü, Türkiye Milli Takımı’ nı Avrupa Şampiyonası’ na taşıdı, Villareal’ in hem UEFA’ da hem ligde en büyük gol silahı, yıldızı oldu. Robert Pires, Jon Dahl Tomasson, Guiseppe Rossi gibi yıldızların olduğu bir takımda Nihat, adeta bu üç ismin de işini yapıyor, sağdan, soldan, ortadan gelerek gollerini sıralıyor. Nihat, yaşam tarzı, çalışkanlığı, hırsı ve yeteneğiyle hem Villareal’ in hem de milli takımımızın efsane yıldızlarından biri olacağının sinyallerini verirken Avrupa’ da Türk futbolunu en iyi şekilde temsil edip göğsümüzü kabartıyor. Böyle devam et Nihat, Türkiye seninle gurur duyuyor.
2 Yorum yazılmış
Yazar: Deniz Kutsal -
14 Ocak 2008 1:37
Kategori:
Futbol
Bu akşam Turkcell Süper Ligi’nin 2.yarı ilk maçında Fenerbahçe kendi evinde İstanbul B.B. ile 2-2 berabere kaldı. Maçın 80 dakikası hiçbir pozisyon üretemeyen Fenerbahçe 2-0 dan sonra bulduğu 2 golle Kadıköy’de 1 puanı kurtardı. Kimi internet siteleri bu sonuca ”Bunada şükür.” yorumları yaptılar. Gerçektente Fenerbahçe aldığı bir puana bu kadar sevinmeli mi?
Teknik direktör Zico, Alex’in yokluğunda aynı mevkide yine Ali Bilgin’e görev verdi. Sene başından beri Alex’siz bu oyun yapısıyla takımın üretken olmadığını savunana yorumcular bir kez daha haklı çıktılar. Bir takım bütün oyun düzenini bir oyuncu üstüne kuruyorsa, o oyuncunun yokluğunda bu kısır döngü kaçınılmaz oluyor. Özellikle Türkiye liginde. Kemal “Formayı geri vermeyeceğim.” demecinden sonra sahanın her yerine ayak basmaya çalıştı ama fazla yararlı olamadı. Aurelio, Gökhan, Lugano ve R.Carlos yine takımın en çok çalışanları olsada Ali Bilgin, Deivid, Semih ve Edu vasatı aşamadılar. Hücum yönünde 80 dakika hiçbir takım organizyonu yapamayan Fenerbahçe Colin Kazım ve Wederson’ un girişleriyle biraz daha hareketlendi. Ancak puan kaybı kaçınılmaz oldu. Alex’in geriye gelip topla hareketlerinin, adam eksilten çalımlarının ve ara paslarının Kadıköy’de sergilenmediği bu akşamda Fenerbahçe dümensiz bir yelkenli gibiydi. Alex bir kez daha ne kadar gerekli ve yararlı oyuncu olduğunu gösterdi. Bu maçta Alex’in olmayışıyla bir kez daha akıllara sonraki maçlarda ne olacağı sorusu geldi? Zico’nun artık Alex’siz maçlara bir önlem alması ve gerekirse Colin Kazım gibi hava topu ve tekniği olan bir oyuncuyu Ali Bilgin’in yerine düşünüp, maçlara çift forvet çıkması gerekiyor. Ama ülkemizde durum böyle olmuyor ve özellikle transfer dönemlerinde tek çare yine oyuncu almak gibi gözüküyor. Emin olunki bu skordan sonra Fenerbahçe süre gelen alışkanlığıyla 2 hafta içinde bir kaç transfer yapacaktır ve umarım bu durum takımın dengelerini bozmaz.
Kesin olan şu ki : Evet Fenerbahçe bu 1 puana sevinmeli ve artık bozulmuş plak gibi tek tip oyun sistemi etrafında dönmemeli ve yeni kordinasyonlar üretmelidir. 3 kulvarda da ilk yarıda bu kadar güzel işler yapılmışken bu uzun maratonda Zico’nun elindeki taşları daha iyi kullanması gerekiyor. Yoksa Alex daha da yokken işin rengi değişebilir.
Henüz yorum yazılmamış
Yazar: Ata Orçun Eryılmaz -
10 Ocak 2008 8:13
Kategori:
Futbol
Yazımın başlığında özellikle yazar kelimesini kullanmaktan sakındım, çünkü az sonra sözü geçecek kişiler birer yazar olmalarının yanında gerçekten başlı başına birer futbol analisti benim gözümde. Uğur Meleke, Gökmen Özdemir, Ogan Tarhan, Mert Aydın, Mehmet Demirkol şu an için sadece aklıma gelenler. Bu kişilerin yazılarına gazetede veya kendilerine televizyonda rastladığınızda o an için tüm ilginizi yazılarına ve yorumlarına yoğunlaştırın. O zaman yaptıkları analizlerin mantıksallığının, futbola bilimsel bir gözle bakarak yaptıkları yorumlarının ve en önemlisi günümüze ve geçmişe dair futbol bilgi birikimlerinin farkına çok daha iyi varacaksınız. En önemli özellikleri ise (sanırım biraz da Championship Manager oynama fırsatına erişmiş bir nesil olmalarından), futbol bilgilerini Türkiye ile sınırlı tutmayıp uluslararası boyuta taşımış olmalarıdır ve bir önceki kuşak spor yazarlarından ayrıldıkları en önemli nokta da budur. Burada özellikle Uğur Meleke’den bahsetmeden geçemeyeceğim. Yazılarında ve katıldığı TV programlarında dünya futboluna dair verdiği gerek güncel gerekse tarihi bilgiler şu an için alanında ondan iyisi olmadığını açıkça göstermektedir. Futbola farklı bir bakış açısı kazandıran, futbolun sadece cahil insanların ilgilendiği bir alan olarak görülmesini engelleyen ve son zamanlarda adı sadece şiddetle anılan futbolla zayıflayan bağlarımızı yeniden güçlendiren bu insanlara kendi adıma ve sadece futbolu futbol olduğu için sevenler adına teşekkürü bir borç bilirim ve tabii ki özellikle onları ilk olarak tanıma fırsatını bizlere sağlayan Radikal gazetesine; teşekkürler…
Henüz yorum yazılmamış
Yazar: Deniz Kutsal -
8 Ocak 2008 9:43
Kategori:
Boks
En son 2004 yazında Atina Olimpiyatları Erkekler Boks Final müsabakasında izlemiştim Atagün Yalıçınkaya‘ yı. Hatırlarım o günü, karşılaşma başlayana kadar sabırsızlıkla beklemiştik. Ege’nin serin öğle rüzgarı bir de temiz havasıyla şu an askerde olan Caner arkadaşımın yazlık evinde izlemiştik final maçını buzlu kolalarımızı tokuşturarak. Heyecan dolu çok güzel bir maçtı. Önceki maçında Dünya Şampiyonu Rus Sergei Kazakov’u devirmişti Atagün. Final maçında kübalı rakibine karşı galip gelemesede hırsı, ringte duruşu ve cesaretiyle bu kadar genç ve yetenekli bir Türk sporcunun olimpiyatlarda ülkemize bu başarıyı getirmesinden dolayı çok gururlanmıştık ve duygulanmıştık, ne de olsa Muhammed Ali’ den sonra olimpiyatlarda madalya kazanan en genç 2.sporcu olmuştu. 17 yaşındaki Türk boksör Atagün Yalçınkaya gelecek vaad ediyordu.
Ve yine dün akşam Atagün Yalçınkaya‘yı NTV’nin Spor Servisi programında canlı yayında konuk olarak gördüm. Bu sefer eski özgüveni ve cesaretinden uzak, sakalları belirmiş, jöleli saçları ve siyah ceketiyle genç bir adam oturuyordu televizyon ekranında. 2004 senesinden beri yaşadığı olayları desteksizlik, hayırsızlık ve haksızlık kelimeleriyle anlatmaya çalışıyordu kendi üslubunda. Bir yandan da Burcu Esmersoy’un sorularını yanıtlamaya çalışıyordu. Çok şey ifade etmek, içindekileri bir seferde 70 milyona açıklamak ve anlaşılır olmak istiyordu. 4 sene önce gördüğümde kırmızı eldivenleri vardı elinde ama bu defa kırmızı gömleğiyle ruhsal savaşını veriyordu beyaz ekranda. 21 yaşındaki bir çocuk içinse çok çaba harcıyordu düşüncelerini açıklarken.
Bir düşünsenize 17 yaşınızda Olimpiyat 2. si oluyorsunuz, Türk milletine çok büyük bir mutluluk yaşatıyor ve milli kahraman konumuna geliyorsunuz. Haliyle beklentilerde artıyor. Hedefler sıralanıyor önünüze : avrupa şampiyonluğu, dünya şampiyonluğu, olimpiyat şampiyonluğu. Sponsorluklar imzalıyor, törenlere katılınıyor, mahallede rahat dolaşamıyorsunuz, maddi ve manevi tüm değerleriniz tavan yapıyor.
Şimdi ise bu sporcu milli takımı bırakma noktasına geliyor ve profesyonel olmayı düşünüyor. Nedenleri ne mi olabilir?
1.nedeni çoğu yıldız sporcu adayının başına geldiği gibi çevrenizdeki rant simsarları ve şakşakçıların sizi kafa ve fiziksel olarak çalıştırmak ve hazırlamak yerine gözünüzü erişilmemiş hedeflerle boyaması ve en ufak bir başarısızlıkta, kendilerine yeni rant kapıları araması ve ilgilerini çekmesi olabilir.
2.nedeni Atagün’ün, yaşadığı sakatlıklar ve hastalıklarla daha az çalışması ve işine konsantre olmaması olabilir.
Ama kesin olan birşey var ki Atagtün’ün 21 yaşındaki bir sporcu için aklı çok karışık. Yazılanlardan bıkmış ve yorulmuş. Bu durumdan çıkış yolunu da dün gece çevresindekilere veryansın eden şu cümlesiyle özetliyor : “Yurt dışına gidip orada tecrübe kazanıp, uzun bir süre kafamı toparlamak istiyorum.”
Henüz yorum yazılmamış
Yazar: Ata Orçun Eryılmaz -
8 Ocak 2008 8:04
Kategori:
Futbol
Son olarak Schalke 04 kulüp doktorunun açıklamaları ile Galatasaray taraftarının kafasında zaten var olan soru işaretleri daha da arttı. Bu açıklamaya göre, Lincoln daha Galatasaray’a gelirken kaslarından sakattı ve tam anlamıyla iyileşebilmesi için uzun bir süre dinlenmesi gerekiyordu. Sezon öncesi hazırlık maçlarında Lincoln’ün neden oynatılmadığı ve Galatasaraylı yöneticilerin açıklamalarına göre sakat olmayan bir oyuncunun neden dinlendirildiği şimdi anlaşılıyor. Ancak bu dinlenme de fayda etmemiş olacak ki, Lincoln sadece 3-4 hafta istikrarlı bir şekilde oynayabildi. Bu sakatlığın yanında, Okan Buruk’u haftalardır göreniniz var mı, ya Ayhan’ı? Linderoth’u söylemeye zaten gerek yok. Fakaaaat, sanırım bu durumun bütün sorumlusu Florya… Çünkü Galatasaray altyapısında halihazırda oynayan ve daha önceki dönemlerde altyapıda yer almış tam 10 futbolcu pubis adlı kasık bölgesindeki sakatlık sorunu ile boğuştu ya da boğuşmaya devam ediyor. Altyapıdaki bu sorunun, Florya’daki suni çimden kaynaklandığı belirtiliyor, yani sorun Florya. Peki profesyonel takımdaki sakatlıklar neden kaynaklanıyor? Tabii ki şanssızlık, yani bir başka deyişle Florya laneti. Bugüne kadar, Galatasaraylı bir yönetici veya teknik adamın ağzından sakatlıkları şanssızlığa veya rakip oyuncuların sertliğine bağlamayan bir söz duydunuz mu ve bu kadar sakat verilirken acaba teknik ve taktik çalışma sisteminden veya Florya’nın zemininden kaynaklanan bir sorun olabilir mi diye bir bilimsel düşünceyi dile getirenini?? Ben duymadım ve bu kafayla gidilirse, Florya’yı da yakında bir cinci hocanın ziyaret etmesi ve bu durumun pazar akşamlarının spekülatif spor programlarında ŞOK HABER şeklinde yer alması kimseyi şaşırtmasın.
Henüz yorum yazılmamış
Yazar: Gökmen Ersoy -
8 Ocak 2008 7:50
Kategori:
Kış Sporları
Birçoğumuzun tutkusudur hız. Arabayla, motorsikletle, sürat motoruyla, jet ski ile hız limitlerini zorlamaktan büyük keyif alırız. Bungee jumping yaparken ya da paraşütle kendimizi boşluğa bırakırken de kanımızın damarlarımızdan çekilmesine neden olan yerçekiminin dayanılmaz hızıdır.
Geçtiğimiz günlerde internette rastladığım bir haber gerçekten şaşırtıcı bir o kadar da düşündürücüydü. İsviçre Hükümeti kayakçılara hız sınırı getirmeye hazırlanmaktaydı. Evet yanlış okumadınız. Onca sorun çözüldü de bir bu mu kaldı dedirten türden bir haber. Haberin devamını okuduğunuzda aslında pek de haksız olmadıklarını anlayabiliyorsunuz. 2007 yılında İsviçre Alplerinde meydana gelen 70.000′den fazla kazının hatırı sayılır bölümü ciddi yaralanmalarla sonuçlanmış. Sadece Aralık ayında kurtarma ekipleri 300′den fazla ciddi yaralanmanın olduğu olaya müdahale etmek zorunda kalmış.Operasyonların maliyetleri de cabası. Kayakçıların kaçı ehliyetsizdi ya da alkollüydü bilinmez ama önümüzdeki günlerde hız sınırını aşan kayakçılara verilecek cezalar arasında telesiyej biletlerine el konulması ve para cezası da var. saatte 30km. olarak belirlenen hız sınırını aşanlar görevliler tarafından elde taşınabilen radarlar aracılığıyla tespit edilecek. Ne diyelim. Aman Uludağ’daki kayakçılar dikkat! AB’ye uyum yasalarında yarın bir gün karşımıza böyle bir kriter gelirse hazırlıklı olmak lazım. Belki de önce yoldaki hız tutkunlarını durdurmak gerek.
1 Yorum yazılmış
Yazar: Gökmen Ersoy -
8 Ocak 2008 7:39
Kategori:
Motor Sporları
Geçtiğimiz yıl Formula 1′e damgasını vuran teknoloji casusluğunun ardından Ferrari ve McLaren Mercedes takımları 2008 şampiyonasında kullanacakları araçları görkemli törenlerle basına tanıttılar.
F 2008′in tanıtımının üzerinden 24 saat geçmeden Ferrari takımı İtalya’daki Fiorano pistinde yeni modelin deneme sürüşlerine başladı bile. Geçen sezon F 2007 ile 6 yarış kazanan Kimi Raikkonen sürücüler klasmanında elde ettiği birinciliği korumanın peşinde olduğu belirtirken McLaren Mercedes’i en büyük rakipleri olarak işaret etti. Finli pilot yeni sezon ile birlikte hayata geçecek kuralların kendilerini zorlayacağını fakat F 2007′ye göre daha küçük olan ve aerodinamik, elektronik, süspansiyon ve vites kutusunda önemli değişiklikler içeren 659 kod adlı araç ile tüm bu zorlukların üstesinden gelmeye çalışacaklarını belirtti.
McLaren Mercedes ise aynı saatlerde Stuttgart’ta MP4-23′ü tanıtmakla meşguldü. 2006 yılı Kasım ayından itibaren mühendislerin hummalı çalışmaları ve 3000′den fazla rüzgar tüneli testinin ardından MP4-23 ilginç bir tesadüftür ki takımın baş pilotu Lewis Hamilton’ın 23. yaş gününde görücüye çıktı.
2007′de McLren’in puanlarının silinmesinin ardından takımlar klasmanını 2. olarak tamamlayan BMW Sauber ise 14 Ocak’ta tanıtacağı 2008 aracı ile hedefini sürücüler klasmanında ilk birinciliği elde etmek olarak belirledi.
Ne yazık ki Formula 1 severler teknoloji harikası bu araçları görmek için biraz daha sabredecekler çünkü sezon 16 Mart 2008′de Avustralya’nın Melbaurne kentinde yapılacak yarış ile başlayacak. Ülkemiz yarışseverleri ise bu araçları 11 Mayıs’ta koşulacak şampiyonanın İstanbul ayağında seyredebilecekler.
Henüz yorum yazılmamış
Yazar: Deniz Kutsal -
7 Ocak 2008 11:16
Kategori:
Futbol
Günümüzde izlemekten en çok zevk aldığım orta saha oyuncularından biri Mehmet Aurelio. Oyunun her iki yönünü de kullanabilen, sahanın her yerinde yaptığı presin yanı sıra, top çalma, dribbling, uzaktan şut, kanatlara açılma ve hava toplarında da dört dörtlük bir orta saha Marco. Eminim ki Türkiye yerine Avrupa’ nın 4 büyük liginde oynasaydı kendisini önceki yıllarda Emerson’ un yerine Brezilya Milli Takımında izleyebilirdik. Bu da futbolun bir adaleti olsa gerek.
Fenerbahçe’ nin futbol fabrikasından çıkmadı Mehmet Aurelio. Orta sahanın yıldızı olarakta transfer edilmedi. Ama futbol zekası ve becerisi onu taraftarlar ve Türk halkı için çok değerli bir oyuncu haline getirdi. Fakat şimdi gitmek istiyor yıldız oyuncu. Askerlik sorunu da bulunmuyor. Ancak Aurelio açısından baktığımızda her futbolcunun hayalidir Avrupa’ da oynamak. Özellikle onun gibi bir oyuncu için kariyerinin son yıllarında İspanya’ da mücadele edebilmenin hayali bir başka olsa gerek.
Fakat Fenerbahçe için aynı şey geçerli mi? Fenerbahçe olası bir Aurelio kaybına karşı B planını masaya yatırdı mı? Görünüşe bakılırsa kendi içinde bu eksiği kapaması hemen hemen imkansız çünkü alttan gelen herhangi Aurelio ayarında bir oyuncu yok. Çözümü ya yine yurt dışı transferde arayacaklar ya da yabancı sınırlamasını göz önünde tutup yerli oyunculara yönelecekler. Peki listenin başında yerli futbolculardan kimler gözüküyor?
Hamit Altıntop ve Mehmet Topuz transferleri bu aşamada yüksek bonservis ve oynadıkları kulüplerin bu oyuncuları satmak istememesinden dolayı tıkanıyor. Zira sezon sonuna kadar Mehmet Aurelio’ nun Fenerbahçe’ de forma giyeceği düşünülürse, ligin bitiminde kim transfer edilebilir ?
Bu sezon halen kiralık olarak Feyenoord takımında oynayan ve sezon sonunda takımına geri dönecek Nuri Şahin bir seçenek olabilir. Nitekim kulübü B.Dortmund’ un maddi sıkıntıda olması bu transferi biraz daha olası kılabilir.
Hamit Altıntop, Mehmet Topuz veya Nuri Şahin… Bir gerçek var ki Mehmet Aurelio’ nun ayrılması durumunda orta sahada toparlanmanın çok zor olacağı. Başarılı günler geçiren Fenerbahçe Kulübü ve Yönetimi için çeşitli nedenleri ve sözleşmelerinin sona ermesini bahane edip ayrılan ve ayrılmak isteyen futbolcuları elinde tutamamaları bir başarısızlık olarak görülebilir. Tuncay konusunda olduğu gibi Aurelio konusunda da yönetimin aynı başarısızlığa düşmeden bu bilmeceyi en kısa zamanda çözmesi gerekmektedir.
Marco Aurelio Fenerbahçe için Türk statüsünde oynayan çok büyük bir futbolcudur ve 2007-2008 sezonu uefa kupası şampiyonu fenerbahçe olarak anılmak için bu oyuncu kaybedilmemelidir..
3 Yorum yazılmış
Yazar: Ata Orçun Eryılmaz -
7 Ocak 2008 9:17
Kategori:
Futbol
Fenerbahçe Asbaşkanı Ali Koç, Ronaldo’nun Fenerbahçe’ye gelmesini çok istediğini söylemiş. Dünyaca ünlü futbol yıldızlarının emeklilik yaşına yaklaştıkları günlerde Türkiye’ye transfer olmalarının kendileri açısından eminim birçok(!) nedeni vardır. Ancak, kanımca tartışılması gereken konu, bu transferlerin Türk futboluna ve transferleri gerçekleştiren kulüblerimize neler kattığıdır. Eminim ki, bu konuda farklı görüşler ortaya atılacaktır, fakat ben bu noktada şuna dikkat çekmek istiyorum; benzer şekilde aynı tip futbolcular aktif spor yaşamlarının sonlarına doğru zengin Suudi Arabistan, Katar, B.A.E vb. Arap ülkelerine de transfer olmaktadırlar. Bu durum, Arap futbolunun gelişmesine katkı sağlıyor veya Arap futbol kulüplerinin markalaşmasına ve oynadıkları futbol ile adlarını duyurmasına yardımcı oluyor mudur? Yoksa sadece söz konusu futbol yıldızlarının servetlerine servet katmasını mı sağlıyordur? Cevabı sizlere bırakıyorum. Bu ufak analiz kesinlikle yaşı ilerlemiş futbol yıldızlarının Türkiye’ye gelmemesi gerektiği anlamına gelmemektedir, yalnızca bu noktada yapılacak tercihin futbolumuza katkı sağlaması ve kulüplerimizin markalaşmasına yardımcı olması gözetilerek yapılması gerektiğidir. Bu nedenle, o yaşta transfer edilecek yıldız futbolcunun dahi aynı Hagi ve R. Carlos gibi kendisini takımına ve takımının gelişmesine adayacak bir futbolcu olması şarttır. Sayın Ali Koç, Ronaldo sizce bu katkıyı Fenerbahçe’ye ve Türk futboluna yapabilir mi?
3 Yorum yazılmış