Yazara göre arşiv

Felaket Geliyorum Dedi, Peki Rijkaard’ın hiç hatası yok mu?

Dünkü yazımda, Galatasaray Spor Klübü Futbol takımının yaşadığı formsuzluğun ve aldığı başarısız sonuçların yönetimsel hatalar kaynaklı kısmını detaylı bir şekilde yazmış ve yazımın sonunda değerli okurlarımıza “peki ya Rijkaard’ın hiç hatası olmadı mı?” sorusunu yöneltmiştim.

Öyle ise, bugün çok uzun olmadan işin biraz da Rijkaard kısmına değinelim.

Bana göre Rijkaard’ın hatalarını başlıca 3 ana noktada toplamak yeterli;

1) 4-3-3 Sisteminde şartlar ve oyuncu profili ne olursa olsun ısrar etmesi :

Madde başığına bakılıp, benim 4-3-3′e karşı olduğum kesinlikle anlaşılmasın. Bana göre, 4-3-3 sistemi herzaman en iyi sistem olmuştur. 4-3-3 sistemini iyi oynayan bir takım maç içinde çok rahat değişik varyasyonlara girebilir, oyunu rakip yarı sahaya yıkmak istediğinde 4-2-3-1 ve ya 4-3-2-1 ‘e, skoru korumak istedğinde ise 4-5-1′e geçebilir. 4-3-3′ü iyi oynayan bir takım, saydığım bu diğer dizilişleri de sorunsuz uygulayabilecektir.

Dedim ya, ilk önce 4-3-3′ü iyi oynamak gerekli. Hepimizin bildiği gibi 4-3-3 sistemi, total futbol anlayışı ile birlikte 1970′lerde Hollandalıların icat ettiği bir sistemdir  o günden bugüne kadar futbol anlayışı ne kadar değişse de 4-3-3 sistemi değişmemiştir. Adam markajı yok alan savunması var, koşmak yok topu koşturmak var, bir bölgede çakılı kalmak yok saha içinde yer değiştirmek var, körlemesine atılan uzun paslar yok ayağa kısa paslar var, yavaş oyun yok hızlı oyun var, son olarak savunma çoğu zaman önde kurulduğu için offside taktiği var.

Yukarıda sayfığım özelliklerin hepsini mükemmel yapmanıza tabiki gerek yok, zaten mükemmel yaptığınız zaman 1990′ların Ajax’ı ve Barcelona’sı ile günümüz Barcelona’sı ve günmüz Almanya Milli takımı oluyorsunuz.

Ne var ki, 4-3-3 oynarken bu saydıklarımın en az 3/4′ünü orta düzeyde ve kalan 1/4′ünü de iyi ve ya çok iyi yapmak zorundasınız.  Bu dediğimi yaparsanız en güçlü takımları rahatlıkla yenebilirsiniz ancak yapamazsanız da en zayıf rakibe bile boyun eğersiniz. Bana göre 4-3-3′ün en kötü yanı budur, iyi oynamadığınız gün büyük olasılıkla kaybedeceksinizdir.

Hatırlarsanız geçen sezon başında Galatasaray işin 2/4′ünü yani hücüm bölümünü (hızlı hücum, ayağa pas, topu koşturma) mükemmel yaparken diğer yarısını yani savunma yönünü (offside taktiği, alan savunması) ortanın altında yaptığı için birşeylerin o zamanlarda dahi aksadığı konuşuluyordu. İlerleyen zamanlarda hücum bölgesindeki sakatlıklar ortaya çıkınca, takım da o eski günleri aratır oldu. Kesinlikle unutmamak gerekiyor ki, 4-3-3 ancak ve ancak hızlı, futbol zekası yüksek ve ayağa pas yapabilen oyuncularla oynanabilir.

Bu yüzden, kimilerinin dediği gibi orta üçlünün Barış-Ayhan-Sarp,  Barış-Topal-Sarp, Cana-Sarp-Ayhan ve ya Cana-Sarp-Barış gibi çok koşan oyunculardan kurulması ile 4-3-3 oynanmaz (takımdan ayrılmasına rağmen hala Mehmet Topal ismini belirtmemin nedeni geçen sezonki eleştirilere gönderme yapmaktır).

Dedik ya, çok koşan değil, topu koşturan oyuncular önemli. Dolayısıyla sakatlıklar ve bir türlü sonlandırılamayan transferlerden dolayı şuan için Galatasaray’ın 4-3-3 oynaması imkansız.  Eksikler nedeni ile Galatasarayın Sivas, Bursa ve Karpaty maçlarındaki oyuncu havuzuna bir bakın :

Orta üçlü için : Ayhan (yavaş, pas yeteniği sınırlı), Barış (yavaş, pas yeteneği sınırlı, oyun zekası düşük), M.Sarp (yavaş, pas yeteneği sınırlı), Emre Çolak (hızlı, pas yeteneği orta seviyede, tecrübesiz ve fizik olarak yetersiz, oyun zekası iyi)

İleri Üçlü için : Kewell (yavaş, pas yeteneği iyi, oyun zekası iyi) , Arda (yavaş, pas yeteneği iyi, oyun zekası iyi) Baros (hızlı, oyun zekası iyi, pas yetenği orta)

Geri dörtlüye hiç girmiyorum bile.

Peki bunları biz biliyoruz da Rijkaard bilmiyor mu? Bence o da biliyor. Zaten bilmiyorsa, bugüne kadar Rijkaard’a destek olmakla çok yanlış yapmışız demektir.

Dedim ya, bence Rijkaard’da Elano düzelmeden ya da yerine birisi alınmadan, Cana takıma tam adapte olup Cana ve Elano’nun yanına oyunu çift yönlü oynayan bir oyuncu transfer edilmeden ve Pino takıma katılmadan 4-3-3 sistemi ile takımdan randıman alamayacağının farkında.

İşte hatası da burada, madem öyle niye ısrar ediyor. Niye kadro yapısı tam hazır hale gelene kadar oynanması en basit taktik olan 4-4-2′ye dönüp şu dönemi idare etmeye çalışmıyor.

Gerçekten bunu anlamakta ben de çok zorlanıyorum. En iyisi bu soruyu Rijkaard’a yöneltmek.

2) Yönetime Rest çekmemesi :

Bana göre Rijkaard’ın ikinci büyük hatası, bitmeyen transferler nedeniyle yönetime rest çekmemesi. Ben Rijkaard’ın yerinde olsam, iki La Liga şampiyonluğu, bir Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu, bir Şampiyonlar ligi ve Avrupa Futbol Şampiyonası yarı finali bulunan topu topu 10 yıllık ama dolu dolu olan teknik direktörlük kariyerime zarar verecek bu ortamda daha fazla çalışmazdım, ya da gerekli resti çekerek yönetimi hızlı olmaya zorlardım. Ne yazık ki Türkiye’de bunu yapmıyorsan bu eleştirilere de katlanmak zorundasın.

3) Tercüman Sorunu- Kendisine Düzgün bir Tercüman bulamaması :

Geçen yıldan beri Rijkaard’ın tercüman sorunu devam ediyor. Kendisi, İngilizce konuştuğu ve esas olarak ikinci dili Portekizce olan Mert Çetin’le çok iyi anlaştığını söylese de, ne Rijkaard’ın ne de Mert Çetin’in İngilizcelerinin mükemmel olduğu söylenemez. Bu nedenle, özellikle futbolcuların Rijkaard’a dertlerini çok iyi anlatıp anlatamadıklarından şüpheliyim. Çünkü Mert Çetin her ne kadar bu sezon basın toplantılarındaki yerini Mustafa Yücedağ’a bırakmış olsa da, klübede hala Mert Çetin var.

Bildiğiniz gibi Mert Çetin’in yanlış tercümeleri geçen yıl çok defa polemik konusu olmuştu.

Bu yıl özellikle basın toplantıları ama aynı zamanda saha içi için de, yeni bir isim, eski gurbetçi futbolculardan Mustafa Yücedağ tercüman olarak atandı ve iş tamamen içinden çıkılamaz bir hal aldı.

Geçen Mert Çetin yanlış çevirse bile hiç değilse ya sorunun yanlış sorulduğunu ya da Rijkaard’ın ne cevap verdiğini çoğumuz anlayabiliyorduk. Bu yıl Rijkaard flamenkçe konuşuyor, ancak bu kez de Mustafa Yücedağ’ın Türkçe tercümeleri anlaşılmıyor. Çünkü Yücedağ’ın da Türkçesi çok zayıf. Rijkaard 5 dakika konuşuyor Yücedağ 15 saniye tercüme ediyor, tercüme de ne tercüme! Hani Müjdat Gezen’in meşhur Yugoslav teknik direktör tiplemesi vardır ya, ondan pek bir farkı yok. Hal böyle olunca Rijkaard’a sorulan soruları kendisine nasıl yönelttiği de merak konusu. Tabiki bu dediğimin cevabını tahmin etmek çok da zor olmasa gerek.

Uzun lafın kısası Rijkaard’da bu başarısızlıkta yönetim kadar olmasa da sorumlu ve ne yazık ki böyle önemli bir karakterin de artık kellesi istenmeye başlandı. Umarım işler kısa zamanda rayına girer ve Rijkaard’ın gidişini seyretmek zorunda kalmayız.

Yine kısa ve öz yazmak istedim ama olmadı, sorunlar o kadar çok ki, yaz yaz bitmiyor. Bu uzun yazıyı sonuna kadar okuyan herkese teşekkür ederim.

Felaket Geliyorum Dedi!

Galatasaray Spor Klübü futbol takımı, tarihinin en kötü sezon başlangıçlarından birini yaparak, Süperligin ilk iki haftasında puan alamazken, işin Avrupa Kupası ayağında da Karpaty Lviv gibi adı sanı duyulmamış bir takıma elenme noktasına gelmiş durumda.

Önümüzdeki bir hafta içinde olması muhtemel durum ise, Galatasaray’ın önce Karpaty Lviv’e elenip ardında da Eskişehir deplasmanından malubiyetle ayrılması. Bunu tahmin etmek için falcı olmaya gerek yok, Galatasaray takımı şaun Sportoto Süper Ligin en zayıf kadrolarından birine sahip olduğu gibi, görüntü olarak Karpaty Lviv’den hem mental olarak hem de takım oyunu olarak oldukça geride.

Peki, geçen sezon başında harikalar yaratan, taraftarın maç günlerinin gelmesini sabırsızlıkla beklediği, önüne gelene 3-4 gol atan ve hatta  Sturm Graz ve Eskişehirspor maçlarında 10′dan fazla pozisyona girip galip gelemediğinde herkesin şaşkına döndüğü o takım, 1 yıl içinde bu kadar acınak bir hale nasıl geldi.

Aslında, işi çok fazla geriye götürmeye, bütün bu olanları geçen sezonun ilk yarısındaki Fenerbahçe- Galatasaray maçına ya da Nonda’nın satılmasına  bağlamaya gerek yok. Her zaman söylediğim gibi, Galatasaray’da Nonda takımın ritmini bozuyor,dikine oynamak yerine her hücumda orta sahaya kadar top almak için gelip, aldığı topları da geriye oynuyordu, gönderilme nedeni de buydu. Fenerbahçe maçı ise bir klasikti ve bazılarının dediği gibi, takımın orta sahası Barış, Sarp, Topal ve ya Topal, Sarp, Ayhan gibi dirençli isimlerden kurulsaydı bile Galatasaray o maçı yine kazanamayacaktı. Nitekim, Rijkaard’ın bu sezon adam yokluğundan kurmak zorunda kaldığı Sarp, Barış, Ayhan üçlüsünün mahalle maçlarında bile bir arada  oynayamayacağını hepimiz gördük.

Eskiye dönük analizlere çok fazla devam etmekte fayda yok, nitekim Geçen sezonun ilk yarısında kaybedilen Fenerbahçe maçının temel kahramanları, koca sezondaki en büyük iki hatasını Fenerbahçe maçlarına saklayan Leo Franco (hatırlarsanız bir geri pas hatasından gol yedirip, diğerinde de penaltı yaptırmıştı) ve çok iyi bir aktör olduğunu Dünya Kupasında da gösteren Keita’ydı.

Peki Galatasaray’da bugüne gelinmesine neden olan olaylar nerede başladı?

Bu sorunun cevabı çok net. Tabiki, Galatasaray-Athletico Madrid serilerinde. Ancak benim konuya bakış açım, diğer popülist yaklaşımlar gibi, Nonda gönderilmeseydi Galatasaray tur atlardı vs. uydurma yorumlar değil. Yukarıda da dedim ya, Nonda zaten Galatasaray’a faydalı bir oyuncu değildi.

Hadi gelin konunun biraz derinine inelim. Ne oldu Galatasaray-Athletico Madrid serilerinde.

2009-2010 sezonunun devre arası gelmiş, Galatasaray ligde 2. sırada ve Franck Rijkaard’ın isteği doğrultusunda, savunma, orta saha ve hücum bölgelerine birer takviye yapılacak. Rijkaard, savunmada oyun kurabilen ve uzun paslarla takımın oyuna hızlı çıkmasını sağlayan bir stoper istiyor, Haldun Üstünel’de devreye girip, bazılarının 2 sezondur bitiremediği Lucas Neil transferini bitiriyordu.

Rijkaard, orta sahada Aydın’ın isteksiz ve çalışmayı sevmeyen bir oyuncu olduğunu dolayısıyla kiraya verilebileceğini rapor etmiş, Aydın da Eskişehir yolunu tutmuştu, Kader Keita ise Afrika Kupasından geç dönücek ve bilindik disiplinsizliklerini sergilemeye devam edicekti. Muhtemelen, takıma beklenenden daha geç katılacak (ki öyle oldu), form tutması biraz zaman alıcak (öyle olmadı) ama yeri garanti olduğu için disiplinli bir şekilde çalışmasa da Rijkaard onu oynatmak zorunda kalıcaktı. Rijkaard bunu istemiyordu ve takımın hem Keita’yı rekabete zorlayacak hem de kadro genişliği yaratacak bir oyuncuya ihtiyacı olduğunu belirtmişti. Bunun üzerine Haldun Üstünel gitti ve satın alma opsiyonlu olarak Giovanni Dos Santos’u takıma kazandırdı.

Sıra en kritik hamleye gelmişti. Nonda’nın yerine alınacak oyuncu. Bana kalırsa Rijkaard ve ekibi Nonda’dan o kadar memnun değildi ki, sezon içinde Nonda’nın sakat olmadığı maçlarda bile Arda’yı forvette oynatarak arayış içine girmişlerdi. Rijkaard’a göre, Arda bile Nonda’dan daha iyi bir forvetti ve Athletico Madrid maçlarında Nonda takımda kalsa bile sahaya sürülmeyecekti. Ayrıca Kewell’ın doktor raporları deplasmandaki maça yetişemese de, Ali Sami Yen’e Kewell’ın hazır olacağını, Baros’un ise Ali Sami Yen’deki maçtan sonra hazır olacağını yani burada bir kazaya uğranılmazsa bir sonraki turda sahada olacağı yönündeydi.  Bu nedenle Haldun Üstünel bir başka yıldız ismi, Jo’yu takıma kazandırdı ve kıyamet orda koptu.

Sezon başından beri, Galatasaray’ın önünü kesmeye çalışan ve Rijkaard’ın kariyerinden dolayı onu eleştirmekte zorlanan, bu yüzden de ne yapsak bir açık bulup üstüne gitsek diye pusuda bekleyenlere gün doğmuştu. Artık tek istedikleri Galatasaray’ın Athletico Madrid’e elenmesiydi. Eleştiriler cepteydi, Nonda böyle bir dönemde nasıl satılırdı, bu hem teknik ekibin hem de yönetimin çok büyük bir zafiyetiydi, bunlar futboldan anlamıyorlardı bile, bırakın takım idare etmeyi, Nonda’yı bu dönemde gönderen bahçesindeki çimleri bile budayamazdı vs. Bu kişilerin ağzı o kadar sulanmıştı ki, İstanbuldaki maçta, kale arkasında saksı niyetine duran çizgi hakemleri Cener’in pozisyonunda penaltıyı vermeyince derin bir ohh çekmişlerdi.

Ve Galatasaray elendi, elenmesiyle beraber cepte duran eleştiriler yağmur gibi yağmaya başladı. Taraftarı o kadar etki altına almışlardı ki,  Jo yuhalanıyor, Arda çok ciddi hakaretlere maruz kalıyordu. Taraftar, şuanda eski formunu geri kazanıp Totenham’da grupçu teknik direktör Redknapp’a (kendisi tam bir İngiliz futbolcu hayranıdır) rağmen süre almaya başlayan, Dünya kupasının en çok göze batan oyuncularından Dos Santos’u tuzağa düşüp  eleştiriyor, bu adam iyi futbolcu olsa Barcelona’da kalırdı, Totenham’da bile oynayamadı diyorlar, Jo’yu alemci yapıp, Arda hakkında hiçbir şey bulamadıkları için onu da ayıpmış gibi sinemaya gitmekle suçluyorlardı.

Evet, bazıları için artık herşey yolundaydı, eleştirilerden transfer sihirbazı Haldun Üstünel’de nasibini almış, tuhaf ve anlaşılmaz beyanatlarına bu yıl artık iyiden iyiye alıştığımız Mehmet Helvacı da, Ali Sami Yen’de kaybedilen maçlar sonrası Haldun Üstünel’i suçlamaya başlamış, suçlunun takımın transfer politakasını yönetenler olduğunu alenen beyan etmişti.

Galatasaray’lı futbolcuların artık özgünveleri gitmişti ve sezon sonunu iyi neticelendirmeleri imkansız hale gelmişti. Sadece 2 aydır takımda olan Jo topu her ayağına alışında yuhalanırken, Dos Santos böyle bir tepki almasa da, kendisi küçük maçların büyük futbolcusu olarak tanımlanmış, eski takımlarında attığı jeneriklik goller bir kenara itilip, son vuruş becerisi olmayan sıradan bir futbolcu olarak lanse edilmeye başlanmıştı.

Nitekim, Galatasaray’da takım oyunu kalmamış, takımda kaotik bir futbol anlayışı egemen olmuş, topu alan kendi başına birşeyler yapmaya çalışırken, kimsenin birbirine yardıma gitmemesi de gözle görülür bir hal almıştı.

Bana kalırsa sezon sonu geldiğinde Haldun Üstünel yaptığı transferlere hala güveniyordu ve yine bana göre özellikle Dos Santos’un satın alma opsiyonunun kullanılması gerektiğini ve Elano’nun da bu sezon başarılı olacağını, satılmaya çalışarak malın mundar edilmemesi gerektiğini söylüyordu. Dediğim gibi işin bu kısmı sadece tahminden ibaret, yanılma payım var.

Ne var ki, Haldun Üstünel, yönetim kurulu içinde yanlış transferler yapmakla suçlanıyor, başarısızlığın sorumlusu olarak gösteriliyordu. Bana kalırsa diğer yöneticeler Üstünel’in ön plana çıkmasından, hatta transfer konusunda sadece Adnan Polat ve Rijkaard’a bilgi verilmesinden son derece rahatsız olmuşlar ve kendi sözlerinin geçmesini istiyorlardı. Eee ne de olsa Türkiye’de yöneticilik biraz da nam salmak için yapılır. Üstünel’i bütün Türkiye tanırken, diğerleri basına ufak tefek transfer bilgileri bile sızdıramıyor ve bu ne nedenle kimsenin ilgilsini çekmiyorlardı.

Ve sonunda beklenen oldu, Üstünel’in yetkileri yönetim kurulunun da baskısıyla önce sınırlandırıldı, ardından da futbol şubesindeki görevine son verildi, başkan yardımcılığından da alındı. Kısacası kovuldu. Yine benim tahminim, iyi bir Galatasaray’lı oluşundan dolayı basına “çok yorulmuştum, bunu kendim istedim” gibi ifadeler verse de, Başkan Polat’ın ısrarla, futbol şubesinin kapanması dolayısıyla Üstünel’in görevinde değişiklik olduğu yönündeki pek de samimi görünmeyen açıklamaları Üstünel’i istifaya zorlamış gibi duruyor.

Aslında resmin tamamına bakılırsa, Haldun Üstünel’i istifaya getiren olaylar zincirinin başında, ne yazık ki oyuna gelip Üstünel’in getirdiği futbolcuları yuhalayan, ıslıklayan ve ya iyi futbolcu olmamakla suçlayan taraftar var. Kısacası taraftar, çok sevdiği Üstünel’in istifa etmesindeki en büyük neden olarak görünüyor. Şöyle ki, taraftarın yeni transferleri protesto etmesinden güç alan camia içinden kimileri, kötü gidişatın sorumlusu olarak Üstünel’e yüklenmiş ve onun yetkilerinin kısıtlanması fikrine destek vermişlerdir.

Sonuç olarak, kötü bir filmin başlangıcı da böyle olmuş  ve Transfer Sihirbazı Üstünel’in yerine Pazarlık Uzmanı Adnan Sezgin getirilmiş oldu. Tabi Adnan Sezgin için Pazarlık Uzmanı dediğime bakmayın, aslında hiç de uzman sayılmaz. Aldığımız duyumlara göre, Adnan Sezgin, kapıyı o kadar ölü bir fiyattan açıyor ya da o kadar küçük meblağlar için pazarlık yapıyormuş ki, karşı taraf bu durumdan sırf rahatsız olduğu için görüşmeyi bırakıyor, hatta “tamam vazgeçtik, sen ne istiyorsun diye sorulduğunda, yok kardeş iş işten geçti artık” diyormuş. Adnan Sezgin hakkında bu söylenenlerin ne kadar gerçek olduğu hakkında tabiki kesin bir bilgimiz yok ama kesin olan bir şey var ki o da Adnan Sezgin’in ikna kabiliyetinin Haldun Üstünel’den çok aşağıda olduğu. Neden mi, sorun sadece para olsaydı, Üstünel döneminde Elano hariç diğer oyuncuların aldığı ücretlerin de çok yüksek olması gerekirdi. Ne var ki, ne Kewell, ne Baros, ne Keita ne de Neil’ın çok uçuk rakamlara imza attığını söylemeyiz. Örneğin Baptista konusunda basından okuduğumuz kadarıyla, Galatasaray ne istersen veririz diyor, Baptista ise Nuh diyor Peygamber demiyor. Demek ki ikna edilemiyor, Ledesma klübüne tavrını koyamıyor, Rosicky menejer Paska’ya tamam diyip sonra bir Sezgin’le bir de Wenger’le konuşuyor ve vazgeçiyor.

Adnan Sezgin’in transfer konusundaki CV’si de benzer olumsuzluklarla dolu, mesela 4-5 ay Killy Gonzalez, Pires ve Maniche’yi ikna etmeye çalışıp yerlerine Carrusca ve Inamato’yu, Isaakson için bütün bir ara transfer döneminde uğraşıp sonunda Barusso denen birini takıma getirmişti.

Görününen o ki, Rijkaard duruma müdahale etmese yine Carrusca, Inamato, Barusso tipi biri takıma gelicek ama Rijkaard izin vermiyor. Gerçi bu saatten sonra Messi’yi bile getirseniz artık tren kaçtı, o oyuncunun uyum sağlaması, arkaşlarına ve Türk futboluna uyum sağlaması için en az bir sezon beklemek gerekli tabi sabredilirse.

Bugün Galatasaray’daki sorunlar ile ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaştım, peki Rijkaard’ın hiç mi hatası yok? Yönetim kadar olmasa da tabiki onun da hataları oldu. Bunlara da yarınki yazımda değineceğim…

Yarına kadar esenlikle kalın….

Ha Diyarbakır Ha Kadıköy!

Pazar günü, haftasonu kayak tatili yapmak için arkadaşlarla gittiğim Uludağ’dan dönüyorum. Cumartesi günkü tipinin acısını pazar günü 5 saat kayarak çıkarmanın keyfiyle yolculuğun sonuna doğru yaklaşıyoruz.

Bir kısım yolcuları Kadıköy’de indirdikten sonra saat 21.45 civarı Kadıköy’den yola devam edip Şükrü Saraçoğlu Stadınının yanından Çevreyoluna bağlanacağız. Şans bu ya, tam da Fenerbahçe-Antalyaspor maçının çıkışına denk gelmiş durumdayız ve trafik biraz ağır ilerliyor.

Maçın 1-0′lık Fenerbahçe galibiyeti ile sona erdiğini öğrenmiş, arkadaşlarla tam da durumun kritiğini yaparken birden otobüsümüzün içi cama gelen taş sesleriyle çınlamaya başlıyor. Ne olduğunu anlayamadan ve panikle hepimiz yere eğiliyoruz ama herbiri kafam kadar olan taşlar otobüsün camlarına isabet etmeye, camlar da kırılmaya devam ediyor.

Polis müdahalesinin ardından korkarak kafamızı camdan çıkarıyoruz ve o an yoldan yürüyerek giden bir kaç Fenerbahçe formalı magandanın saldırısına uğradığımızı anlıyoruz. Herhalde sayımızı kalabalık görünce bizi Antalyaspor taraftarı zannedip, dur bakalım şunların kafalarına şu taşları yapıştırıp eğlenelim, belki içlerinden bir kaçı şuracıkta beyin kanamasından ölür de biz de makara yaparız diye düşündüler.

Cumartesi günü Diyarbakır’da yaşananları endişeyle izlerken, başımıza benzerinin gelebileceğini hiç aklımızdan geçirmemiştik doğrusu. Hele hele ortada hiç bir neden yokken!

Düşünebiliyor musunuz, ülkemizde hiç bir neden yokken, sırf eğlence olsun diye insanlar sizi öldürmeye çalışabiliyor, siz de yok yere can verebiliyorsunuz. Adam öldürmek, yaralamak gibi kavramlar bu hukuksuzlukta o kadar basite indirgenmiş durumda ki, İstanbul’un göbeğinde insanlar eğlence amaçlı suç işleyecek, olayı görenler de kaygısızca izleyecek duruma gelmişler.

Bu durumun sadece futbolla, holiganizmle özdeşleştirilmesi tabiki imkansız ve yanlış olur ancak, dün canlı olarak tanık oldum ki, ülkemizde anarşi çok tehlikeli bir hal almaya başlamış ve futbol maçları suç işlemek için alet, tutulan takım dayanak, rakip takım ise bahane olmuş durumda.

Bu kanaate varmamın nedeni ise çok basit, taşlanan otobüsümüz Antalyaspor’a bile ait değil. Herhalde bu saldırı, birşeyleri bahane ederek gerçekleştirilen, öylesine bir eylemden ibaret olmasaydı, en azından doğru hedefi vururlardı. Demek ki neymiş, otobüse o taşları sallamak için futbol maçı bir araç, fenerbahçeli olmak bir dayanak ve herhangi bir takımla maç yapıyor olmak da basit bir bahane halini almış vaziyette.

Tabi bu olay basının gündemine bile gelmedi, ne de olsa bizde ölümlü, ağır yaralanmalı olay olmadıkça gazeteye, televizyona çıkmaz. Zaten gündeme gelse bile birileri çıkar “üç beş densizin yaptığı hareketi bütün Fenerbahçe veya Galatasaray veya Beşiktaş camialarına mal etmek doğru olmaz” diyip işin içinden çıkılır.

Kimse kusura bakmasın ama artık yetti. Ben bu olayları yapan kişileri, tuttukları camilara mal ediyorum, tıpkı dün taşı sallayanları tüm Fenerbahçe camiasına mal ettiğim gibi. Yıllardır aynı yalanları Millete yutturup duruyorlar. Türkiye’de sporda şiddet yüzünden insanlar öldü, sporcular yaralandı, toplu kavgalar yaşandı, sahada sporcular birbirlerine girdi, peki daha ne olsun?

Yani devletimiz önlem almak için daha neyi bekliyor. Bence 700 milyon Euro’yu gereksiz bir Avrupa Futbol Şampiyonası’na ayırmak yerine sporda şiddetin önlenmesine ayırsalar bizler daha huzurlu olacağız.

Beceremiyorlarsa da çözüm çok açık ve net; tüm spor müsabakaları süresiz iptal edilmeli. Hiçbirşey, insanların hayatından daha değerli değildir, olamaz da. Eğer bir organzisyon (organizasyonsuzluk demek aslında daha iyi olur) yüzünden insanlar ölüyor ve ya yaralanıyorsa, o organizasyon derhal sona erdirilmelidir.

Bu ütopik tedbir bir kere alınsa, sporda bir daha asla şiddet kalmaz. Neden mi, çünkü spor klüpleri bu kaostan beslenemez ve zarar görürler de ondan.

Türk Futbolunun Utanç Tablosu!

Hatırlarsanız 10 Şubat 2010 tarihli yazımda Türk Futbolundaki tatminsizlik, nereden nereye gelindiğinin unutulmasından bahsetmiştim. Dün gece, Fenerbahçe ile Bursaspor arasındaki mücadelede taraftarın baskısıyla oyundan çıkartılmak zorunda kalan Güzia’nın göz yaşlarına hakim olamaması bu durumun zirve yaptığı anlardan biriydi.

Futbol maçını izlemeye gelenler, toplumsal mutsuzluğumuzun kişisel sıkıntılarına yansımasının hıncını çıkartırcasına Güiza’yı protesto ediyorlardı. Taraftarlar oyuncusunu motive etmekten uzak, tamamen aslanların arasına atılmış bir kölenin arenadaki mücadelesini izlercesine bir buçuk sene evvel omuzlarda karşıladıkları Güiza’yı ıslıklıyor ve Semih Semih diye bağırarark onu aşağılıyorlardı.

Bu kadar para alıyorsun OYNAAYAACAAKSIIIN şeklinde bir tepkiyle, belki de kendilerinin kazanamadıkları paranın hıncını ondan çıkarıyorlardı, sanki o kadar parayı Güiza’ya ceplerinden vermişler ve Güiza zorla Türkiye’ye getirtilmiş gibi.

Sonuç, oyundan alınırken ağlayan bir futbolcu, dünya medyasına yansıyan üzüntü verici görüntüler. Zaten ailevi sorunlar yaşayan bir insanın dramı. Güiza’yı bu kadar insafsızca protesto edenlerin hiç aile sorunları olmadı mı? hayatları boyunca hiç morallari bozulmadı mı? çok merak ediyorum. Ya da dediğim gibi, zaten her daim yaşadıkları sorunların hıncını bu çocuktan mı çıkarttılar? Bu soruların cevabını vermek gerçekten çok güç ancak dün gece yaşananlar gerçekten çok üzüntü verici anlardı ve büyük Fenerbahçe taraftarına hiç yakışmadığını da belirtmekten kendimi alıkoyamıyorum. Umarım, erdemli Fenerbahçe taraftarı kısa zamanda bu çocuğun gönlünü alır da, biraz olsun işler rayına girer.

Çıldırmak Üzereyim!!!

Yazımın başlığından da anlayacağınız gibi bazı şeyler kafamı bir hayli bozmuş durumda. Nedir o şeyler diye merak ediyorsanız işte size cevabı:

1) Türk Futbol izleyicisi ve yorumcuların tatminsizliği

2) Özellikle transferler hakkında yapılan çelişik ve saçma sapan yorumlar

3) Milli takımımızın başına hala bir teknik direktörün getirilmemiş olması

4) Euro 2016 adaylığımız

5) Galatasasaray ve Kayserispor arasındaki anlamsız gerginlik

6) Kasap futbolcu geyiği

7) Ve son olarak Yıldırım- Üstünel Wars Episode I

Tabiki bu konuların hepsi hakkında sıkıntı ve görüşlerimi yazmaya başalarsam, tamamlamak en az 10 günümü alır ve o esnada pek çok yeni gündem maddesi bunlara eklenir.
Devamını Oku

Lig TV’de NBA Kriterleri

Yeni yayın ihalesinin astranomik bir rakamla Digitürk’te kalmasının ardından, Lig TV ekibinde aslında çoktandır yapılması gereken yaprak dökümü de başlamış oldu. Malumunuz, ilk kurban hocaların hocası Erman Toroğlu!

Aslında kamuoyu Toroğlu’nun görevine son verileceğinin ilk sinyallerini ihaleden bir gün sonra Gökmen Özdemir’in Şansal Büyüka ve Melih Şendil ile yaptığı röportajda almıştı. Şansal Büyüka bahsi geçen röportajda, bundan sonra Lig TV’de NBA kriterlerinin olacağını, kendisi ve Erman Toroğlu dahil tüm çalışanları zor günlerin beklediğini, artık futbolun sadece güzel yönlerinin konuşalacağı bir formatın planlandığını belirtmiş, herkesin artık daha dikkatli olması gerektiğini sözlerine ekleyerek, aslında Erman Toroğlu ile Lig TV yönetimi arasında gizliden gizliye bir sorun olduğunun sinyallerini vermişti.


Devamını Oku

Hezimet ve Hayal Kırıklığı

Galatasaray’ın MKE Ankaragücü karşısında almış olduğu mağlubiyeti futbolcular, teknik heyet ve yönetim açısından “hezimet”, taraftarlar açısından da en iyi tanımlayacak ifade sanırım “Hayal Kırıklığı” olmalı.

Bana göre bu maçı değerlendirirken, hiçbir şekilde maç analizine girmeye gerek yok, sadece Ankaragücü’nü ve Teknik Direktör Hikmet Karaman’ı kutlamak gerekiyor.

Ne var ki bu maç, bazı futbolcuların kalitesinin sadece abartıldığını ve bırakın Galatasaray formasını, Bank Asya 1. Liginde bile oynayabilecek kapasitede olmadıklarını, bazılarının da artık yönetim veya teknik heyet tarafından uyarılmaları gerektiğini gösterdi. İşte bana göre Galatasaray formasını hak etmeyen futbolcular ile uyarılması gerekenler:
Devamını Oku

Çay Molası

Eskişehirspor maçında alınan beraberliğinden ardından Galatasaray’ın hızla ilerlediği yolda kısa süreli bir çay molası verdiğini düşünmüştüm ancak görünen o ki, bu mola biraz uzun sürdü ve takımın acilen yayılmayı bırakıp, yeniden yola koyulması gerekiyor.
Devamını Oku

Rijkaard’ın B Planı

Ünlü spor yorumcularımız tarafından bu haftanın en çok konuşulan konusu Rijkaard’ın hernangi bir B Planı olup olmadığıydı.

Teknik direktörlük kariyerleri kocaman birer 0′dan ibaret olan, büyük klüpler dahil çalıştırdıkları hiçbir takımda kayda değer bir başarı yakalayamayan  bazı futbol otoriteleri, 15 maçtır bileği bükülemeyen Galatasaray ligin güçlü eliplerinden Eskişehirspor ile berabere kalınca yaygarayı kopardılar.
Devamını Oku

CM 2010 Analizi

Sevgili okurlarımızın, Deniz Kutsal’ın yapacağı FM 2010 analizini sabırsızlıkla beklediğini bildiğim için CM 2010-FM2010 karşılaştırması yapmaktansa, 2 yıl aradan sonra Eylül ayının ilk haftasında piyasaya sürülen CM 2010 ve getirdiği yeniliklerden biraz bahsetmek istedim.
Devamını Oku

Atamayana Atarlar!

Yıllar yılı bu sözü söylemeye ya da duymaya o kadar alışmıştık ki, sözdeki mantıksızlığı araştırmaya tenezzül dahi etmedik. Avrupa Kupası maçlarında ya da Milli Takım düzeyindeki karşılaşmaların çoğunun sonunda hep aynı sözü tekrarladık durduk “eee atamayana atarlar”.


Devamını Oku

Sadece Grip mi Yoksa İhmal mi?

Dün öğlen saatlerinde Servet Çetin’in geçirdiği Grip hastalığı nedeniyle yüksek ateşinin bulunduğu ve Panathinaikos maçı kadrosundan çıkartıldığı açıklandı. Servet Çetin’e geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum ancak, bu hastalığın Galatasaray takımı oyuncularına bu hafta içinde yapıldığı söylenen Grip aşısı ile ilgisi olup olmadığını merak etmekten de kendimi alıkoyamıyorum.
Devamını Oku

Baba Bana Kulüp Satın Al!

Geçen günlerde oturup düşündüm, acaba babam bana bir futbol klübü satın alabilseydi nasıl olurdu? Nasıl bir kulüp isterdim ondan? Acaba yeni oyuncağımla oynamak kolay olur muydu? Onu da diğerleri gibi kolayca kenara itebilirmiydim sıkıldığım zaman? 

Bildiğiniz gibi, hayatta özel çaba sarf etmeden elde ettiğiniz hiçbir şey sizin için çok değerli değildir. Bu ister son model bir araba olsun, ister bir kız arkadaş, ister bir futbol kulübü!  


Devamını Oku

BloggerV.com üyesidir.