Yazara göre arşiv

Serie A v. Premier League

Günümüzde, herhangi bir ligde üç takım son haftalara kadar şampiyonluk yarışını sürdürdüğünde, o lige keyifli geçiyor gözüyle bakıyoruz. Şimdi ise çekişmeden çok, seyir zevkinin yüksek olduğu yabancı ligler izleniyor. Bu nedenle İtalya liginin geçmiş günlerini mumla aradığını söyleyebiliriz. Bu konuda sanırım günümüzde Premier Lig açık ara öndedir, gerçi İngiltere Premier Ligi her zaman gözdeydi, çünkü zaten futbolun mucidi bizzat kendileriydi. Ancak, şöyle yakın geçmişe doğru bir göz atacak olursak İtalya Ligi Serie A’nın bir döneme damgasını vurduğunu unutamayız. Championship Manager oyununun ilk çıktığı yıllarda (yanılmıyorsam 1992 yılları civarı olsa gerek), bütün arkadaşlarımla toplanıp her zaman oynadığımız lig, tartışmasız Serie A idi.
Devamını Oku

Aslan Yürekliler-2

18 Şubat 2008 tarihinde burada yazdığım yazıda kısaca bahsetmiştim Galatasaray Tekerlekli Sandalye Basketbol takımının gümbür gümbür geldiğini ve adım adım Avrupa’nın en büyüğü olma yolunda ilerlediğini..

Beklentiler ve Aslan Yürekliler’in koyduğu hedefler boşa çıkmadı ve Türkiye’ye kulüpler bazında Avrupa Şampiyonluğu’nu ikinci kez Galatasaray Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı getirdi!

Böylesi önemli bir istikrarı yakalamak, 3 sene üst üste namağlup Türkiye Ligi Şampiyonluğu’nu elde etmek ve üstüne namağlup Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu’nu eklemek..Gerçekten bu sporcuların koskocaman bir yüreği, bitmek tükenmek bilmeyen ve kimsede olmayan bir kazanma azmi var!Her yönüyle tebrik edilmeyi, ayakta alkışlanmayı ve imrenilmeyi hak ediyorlar!

Tebrikler Aslan Yürekliler ve sonsuz teşekkürler ikinci kez Avrupa Şampiyonluğu zevkini Galatasaraylılar’a ve tüm Türkiye’ye yaşattıkları için..

Muhteşem Derbi Analizi!

Ercan Saatçi’nin pazartesi günü derbi sonrası kaleme aldığı yazısını okuduğumda adeta dehşete düştüm. Aslında kendisinin yazıları pek ilgimi çekmez, ancak amacına ulaşmış ve attığı başlık, yazısını okumama neden olmuştu ve eminim bu sayede benim gibi birçok kişiye yazısını okutmayı ve Hürriyet‘in internet sitesinde o günün en çok tıklanan yazarı olmayı başarmıştır. Ercan Saatçi futboldan anlıyor olabilir, ancak hangi sayede Hürriyet’in spor sayfasında yazılar yazdığını tahmin etmek güç değildir herhalde..
Devamını Oku

Kritik Pazara Doğru

27 Nisan Pazar günü, ezeli rekabet ebedi dostluk, şanını tarihe bir kez daha büyük harflerle yazacak. Bitime sadece 3 maç kala ligin bir ve ikinci sırasında yer alan 70′er puanlı iki takım birbiriyle karşılaşacak. Takımları tanımayan yabancı birisi için bile heyecan uyandıracak bu tablonun içinde yer alan iki takım Fenerbahçe ve Galatasaray olunca ortaya çıkan heyecan çok daha büyük oluyor elbette.

-

Pazarın heyecanı, taraftarları pazartesi gününden itibaren sarmaya başladı ve bu önemli maça bilet alabilmek için uzun kuyruklar oluştu, atışmalar ve kavgalar ortaya çıktı. Malesef, Galatasaray yönetimi bir kez daha sınıfta kaldı. Normal fiyatı 50 YTL olan eski açık biletini dün itibariyle Ali Sami Yen Stadının önündeki karaborsacılardan ancak 250 YTL’ye alabiliyorsunuz (bizzat sordum), gün geçtikçe bu fiyat elbet düşecektir. Bunun üzerine söylenecekler laf-ı güzaf; Galatasaray yönetimi devlete ve seyircisine verdiği bu zararın hesabını vermeli. Bağları seyircisiyle zaten kopuk olan yönetim, bu tür eylemleriyle seyircisini kendisinden daha da soğutuyor açıkçası.  
Devamını Oku

Şimdi Ne Olacak?

Abdullah Avcı sezon sonuna kadar İstanbul Büyükşehir Belediyespor’da kaldı ve bana kalırsa kariyeri açısından en doğru kararı verdi. Bir düşünsenize, ligin bitimine 5 hafta kalmış ve şampiyonluğun en önemli adaylarından olan bir takımın başına geçiyorsunuz. Sizin oluşturmadığınız, kimyasını çok iyi bilmediğiniz bir takımın başına geçiyorsunuz ve bu kritik 5 haftada alacağınız olası mağlubiyetler veya takıma alışamama nedeniyle şampiyonluğun kaybedilmesi kendi kariyeriniz için özellikle Türkiye’de büyük sorunlara yol açabilir. Bu nedenle, alınan karar Abdullah Avcı’ya aitse çok akıllıca olduğunu düşünüyorum, çünkü bu formunu sürdürmesi halinde büyük bir takımı çalıştıracağı kesin; 5 hafta önce veya sonra…

Olaya Galatsaray cephesinden bakacak olursak durumun bu kadar akıllıca ve parlak olmadığı kesin! Galatasaray yönetimi, belirli bir plan doğrultusunda Kalli ile yola devam etmeme kararını almış ise karar yerinde diye düşünüyorum. Yani teknik direktör alternatifi belliyse Kalli’nin gönderilmesi Galatasaray prensiplerine uymamasına karşın doğru olacaktır, çünkü Kalli gerek takımın başında sık sık yer alamaması gerekse normal bir teknik direktörün hiçbir zaman yapmayacağı teknik ve taktiksel hatalar nedeniyle son dönemde Galatasaray’a büyük zararlar veriyordu. Ancak, birdenbire böylesi bir zamanda teknik direktör boşluğuna düşen Galatasaray yönetiminin alternatifi olduğunu düşünmüyorum. En azından Adnan Polat’ın düşüncesi olan “Sadece 5 lig maçı ve kupa maç(lar)ı için değil gelecek sezon sonuna kadar takımı çalıştıracak bir teknik direktör düşünüyoruz” planı işleyecek gibi görünmüyor, özellikle Abdullah Avcı alternatifinin de sona ermesinden sonra. Bana kalırsa Galatasaray yönetimi işbaşı yaptığından beri en önemli sınavını veriyor ve bu süreç Adnan Polat ve arkadaşlarının kritik dönemlerde kritik kararlar alırken bunun getireceklerini ve götüreceklerini nasıl hesap ettiklerini, kulübü ne kadar profesyonel yönettiklerini ve önemli bir karar alırken bu kararın alternatifini hazırda bulundurup bulundurmadıklarını açık bir şekilde ortaya koyacak. Daha önceki yazılarda da belirttiğim gibi günümüz futbol kulübü yöneticiliği aynı holding yöneticiliği gibi, önemli kararlar alınırken yukarıda sözünü ettiğim durumları hesap ederek hareket etmeyi gerektiriyor. Bakalım Galatasaray ne kadar profesyonel yönetiliyor?..    

Gerçeklerle Yüzleşmek - Fenerbahçe

Uzun zamandır yazamıyordum geçerli sebepler nedeniyle, ancak bu dönemde sadece yazmaktan geri kaldım, spordan ve özellikle futboldan uzak kaldığım söylenemez. Bu bağlamda bu haftanın Türkiye’de sabırsızlıkla beklenen ve sonucunda Türk halkına haklı gurur yaşatan Fenerbahçe’nin Chelsea ile karşılaştığı maça değinmek istiyorum. Her şeyden önce Fenerbahçe’ye sonsuz teşekkürler, ancak henüz hiç bir şey bitmedi aksine yeni başlıyor ve bu durum biraz gözden kaçıyor gibi geldi spor medyasında.

Eminim ki, Fenerbahçe-Chelsea maçını izleyen milyonlar, 65. dakikaya kadar çok kötü duygular içinde maçı takip ettiler, hatta hiç de haklı olmayarak Fenerbahçe seyircisi bile yavaştan homurdanmaya ve Önder’i inceden yuhlamaya bile başlamıştı. Chelsea, önde olmasına karşın Fenerbahçe’yi sahasına hapsetmiş, top yapmasına izin vermiyor ve adeta boğuyordu. Bana göre Fenerbahçe’de maçın tek ve en iyi adamı Aurelio muhteşem bir pas atarak Chelsea’nin bir anlık dalgınlığından yararlandı ve Kazım’a golü attırdı. Bu gol Fenerbahçe’nin çok az daha kıpırdanmasını sağladı, ancak yine pozisyon yoktu hatta Fenerbahçe Chelsea ceza sahasına yaklaşamıyordu. Bu kez de sahneye Deivid’in mucizevi füzesi çıktı ve Fenerbahçe maçtan galip ayrıldı. Çok açık konuşmak gerekirse, Fenerbahçe, oynadığı futbol bakımından sezonun en kötü maçını çıkardı, ancak galip gelmesini bildi. Evet gurur duyduk, ancak bu durum, gerçeklerin üstünü örtmemiz gerektiği anlamına gelmiyor; Fenerbahçe Londra’da böyle oynarsa, Chelsea yakaladığı pozisyonları affetmez ve hiç de istemediğimiz bir sonuçla İstanbul’a döneriz. Zico ve Fenerbahçeli futbolcular, bu gerçeklerle yüzleşmeli ve tedbirleri almalıdır. Evet, çok önemli bir zafer gecesiydi, herkes hakedilen şekilde sokaklara döküldü, ancak o gün geçti ve maçın henüz daha ilk yarısı bitti ve gün şapkayı önümüze alıp düşünme, hataları süzgeçten geçirme günü! 

Son bir parantez de Chelsea’yi destekleyen veya Fenerbahçe’yi desteklemek istemeyen Galatasaray veya Beşiktaşlılara açmak istiyorum. Ne Fenerbahçe’yi destekleyen rakip takım taraftarlarına ne de desteklemeyenlerine kimsenin karışmaması ve spor müsabakalarının milli duygulara ve milliyetçiliğe indirgenmemesi gerektiğine inanıyorum. Sonuçta bir Beşiktaş veya Galatasaray taraftarının, kendisinden halihazırda gerek bütçe olarak gerek stad olarak gerekse de kadro yapısı olarak zaten önde olan Fenerbahçe’nin arayı daha da açmasını istememesi kadar doğal bir şey olamaz diye düşünüyorum. ”Futbol benim için ikinci plandadır, bu sayede Türkiye’nin adı duyuluyor ve ülke puanı artıyor” şeklinde düşünen kişinin görüşleri de tabi ki son derece saygı duyulur niteliktedir. Bu iki düşünceye de saygı göstererek yaşamayı öğrenebilmeliyiz bence…

Bir Acayip Pazarlama Stratejisi

Son dönemlerde spor medyasında çıkan ilginç bir habere göre İstanbul Amatör Küme takımlarından İmesspor’da oynayan Engin Kodan, profesyonel bir takımda oynamak için klasik yöntemlerden uzaklaşarak, farklı bir pazarlama stratejisi izledi ve bunun sonucunu da aldı. Engin Kodan, bir 3. Lig takımında oynamak için kendini GittiGidiyor.com’da açık artırmaya çıkardı. 5000 YTL’den başlayan açık artırma süresince 4 takım birden Engin’e talip oldu ve sonuçta Engin Kodan 6100 YTL’ye İstanbul bölgesi takımlarından birisi tarafından transfer edildi. Transfer eden kulüp hakkında ise henüz bilgi verilmedi. 

Kendini fantastik forvet olarak adlandıran Engin Kodan’ın bugüne kadar oynadığı 40 maçta 32 golü, 20 de asisti bulunuyor. Daha önce dünya üzerinde bunun bir örneğine rastaldık mı bilemiyorum, ancak Engin’in parlak fikirli bir genç olduğunu kabul etmek gerek sanırım. Engin eğer bu zekasını sahaya yansıtır ve biraz da şansı yaver giderse gerçekten fantastik forvet olmaması için hiç bir neden yok diye düşünüyorum. Şu an için adını bu ilginç pazarlama yöntemiyle duyuran Engin Kodan’ın bundan sonra adını oynadığı futbol ve attığı gollerle duyurmasını temenni ederim, o da olmazsa büyük bir kurumsal şirketin pazarlama departmanında da kendine iyi bir iş bulacağından eminim!

Gerçeklerle Yüzleşmek

Başarıya giden yolda en önemli adımın inanmak olduğu söylenir, ancak koşullar kötü olduğunda başarı için yola çıkmadan önce inanmanın yanında şartları gözden geçirmek ve gerçeklerle yüzleşmek gereklidir. Galatasaray’da durumun ve şartların iyi olduğunu söyleyebilmek mümkün değil, yani sadece futbol takımının şampiyonluk yarışında iddiasını devam ettiriyor olması, basketbol takımının geçmiş senelere nazaran önemli başarılara imza atıyor olması ve diğer spor branşlarında da genel bir iyileşme görülmesi yeterli değil diye düşünüyorum. Çünkü bu yönetim anlayışıyla bu başarıların günlük veya kısa vadeli olması kaçınılmazdır. Sporun giderek endüstriyel bir hal alması, artık kulüplerin birer dernek gibi değil kurumsal şirketler gibi yönetilmesini zorunlu kılmaktadır, dolayısıyla nasıl ki kurumsal bir şirketin rekabetçi piyasada başarılı olabilmesinin en önemli yolu bağımsız ve güçlü bir mali yapısının bulunmasından geçiyor ise aynı yoldan çağımız spor kulüplerinin de geçmesi artık bir zorunluluk haline gelmiştir.

Yukarıda bahsettiğim gibi, yeni Galatasaray Yönetim Kurulu’nun ilk yapması gereken gerçeklerle yüzleşmektir. En önemli rakibi Fenerbahçe’nin Galatasaray’ın gerek ekonomik gerekse sportif açıdan kendisinden epeyce önünde olduğunu kabul ederek işe başlamalıdır. Sosyal yandaşlarıyla bir an önce gerekli iletişimi kurmayı başarabilmelidir, çünkü sosyal yandaş diye nitelendirdiğimiz taraftarlar, bir bakıma kurumsal şirket gibi yönetilmesi gereken Galatasaray’ın en önemli gelir kaynağıdır ve destekçileridir. Yeni stadını bir an önce işletmeye başlamalı ve önemli bir sponsorla anlaşmak suretiyle stadın adında sponsora da yer vermeli ve kendisine bu büyük gelir kaynağını yaratmalıdır. Kulübün futbolculara yapılan masraflar ve transfer giderleri yükünü omzunda taşıyan Futbol A.Ş. ile kulübe gelir sağlayan ve kaynak yaratan Sportif A.Ş.’nin derhal birleştirilmesi, bu ayrık ve zor yapıdan kurtulunması gerekmektedir. Bu şirket birleşmesinin gerçekleşebilmesi için doğaldır ki, Sportif A.Ş. hisselerinin %20.89’unu elinde bulunduran QVT şirketinin hisselerinin QVT’den alınması gerekmektedir. Çünkü Sportif A.Ş., altın yumurtlayan tavuk misali, kulübe en önemli kaynakları sağlayan şirkettir, ancak bu kaynağın %21’nin bir başka şirkette olması ve bu şirketin sadece kardan pay alması Galatasaray’ın sırtındaki önemli bir kamburdur. Bunun yanında, %16 oranında hissenin halka arz edildiğini göz önüne alırsak toplamda %37 oranında kardan belki de daha fazlasından (ekonomistler daha iyi bilirler) yoksun kalındığını söyleyebiliriz.

Tüm bunların dışında bir başka çıkış yolu olarak da Riva görülüyor Galatasaray camiasında. Elde bulunan malvarlığının son ana ve başka bir imkan bulunamayana kadar elde tutulması gerektiğini düşünenlerdenim, ancak bu aşamada Galatasaray belki de Riva’nın satışını bile düşünebilir. Bu konu da yeni dönemde ayrıntısıyla tartışılmalıdır.

İşte Galatasaray’ın yeni yönetimini bekleyen sorunlar özetle böyle, ancak şunu da unutmamak gerek, başarının bir diğer formülü de içte barışı ve ittifakı yakalamaktır. Bu kadar büyük sorunların altından, yalnız kalmış, diğerleri tarafından başarısız görülen veya desteklenmeyen bir Yönetim Kurulu’nun da kalkması mümkün değildir. Bu nedenle bu seçim süreci ve sonucu Galatasaray için çok önemlidir. Başarıya giden yolda sorumlu ve yetkili her kişi tarafından gerekli olan adımlar atılmalı ve destekler verilmelidir, aksi halde Galatasaray’ın düzlüğe çıkması ve parlak günlerine geri dönmesi kısa vadede imkansızlaşır.    

Grant’in 1 Ders Ekme Hakkı Daha Var

Futbolla ilgilenen bir kişinin bile neden Chelsea gibi önemli bir kulübün başında Avram Grant’in olduğuna dair kati bir bilgisi olduğunu sanmıyorum, ama eminim benim gibi birçok kişinin de bu konuda birçok tahmini vardır. Abramovich, milyon dolarlarla oynarken, en pahalı oyuncuları sahibi olduğu kulübe, parayı bastırıp kolayca transfer edebilirken, bir teknik direktöre verecek parası kalmadı mı dersiniz? Hiç sanmam..Peki öyleyse neden Avram Grant gibi tecrübesiz, daha önce hiçbir başarısı olmayan, zayıf kariyerli birisi takımın başına getirildi? Cevap çok basit dediğinizi duyar gibiyim, ancak bu noktada konu futboldan uzaklaşıp başka yerlere kayacağı için, bu “başka” konudan uzak durmak istiyorum.

Avram Grant’in çok başarılı bir geçmişi olmadığını bildiğim halde ona ilişkin The Times gazetesinin spor sayfasında yayımlanan bir haber beni şaşırttı. Böylesi önemli bir ligde ve böylesi dünyaca ünlü bir takımda görev yapan teknik direktörün, henüz UEFA Pro Lisansı olmadığı önceden biliniyordu. Ancak, işin komik yanı, bu kursta %80 devam zorunluluğu olduğu için Avram Grant’in devamsızlıktan sınıfta kalma riskiyle karşı karşıya olması. Bunu okuduğumda aklıma hemen üniversitedeki günlerim geldi.. Beni şaşırtan da tam olarak bu zaten, yani bunca yıldır futbol dünyasının içinde bulunan Grant, sizce de bu kursa gitmek için geç kalmamış mı? Bildiğim kadarıyla her ülke, futbol takımı çalıştırabilmek için bu lisansın varlığını şart koşmuyor, ancak Premier League gibi önemli ve büyük ligler bu şartı arıyor ve bu nedenle Avram Grant şu anda geçici izinle ve koşullu olarak Chelsea’yi çalıştırabiliyor. Grant herhalde, nasılsa böyle bir ligde hiçbir zaman takım çalıştıramam diye düşünmüş olacak ki, bu lisansı alma gereğini bugüne kadar hiç duymamış. Fakat Chelsea gibi gündemi son derece yoğun bir takımın başındayken de takımı bırakıp kursa gitmek haliyle son derece zor, işte bu yüzden Lig Kupası’nda alınan Tottenham mağlubiyetinden sonra Grant, 10 derslik kursun bir tanesini kaçırmış bile. Bu durumda ona üniversite öğrencisi gibi hesap yapmak kalıyor; 10 derslik kursun %80′i 8 derse denk geliyor, yani 8 derse gitmek zorunda; bu durumda 1 ders ekme hakkı daha var. Ancak sınıfta kalırsa, Premier League kariyerine devam etmesi de imkansız, bakalım neler olacak?..

Aynı durum, aynı koşullarla Türkiye’de olsaydı, medya durumun üstüne nasıl giderdi çok iyi tahmin edebiliyorum. Bunun yanına bir de taraftar baskısını koyarsak, o teknik direktörün ömrü iki maçtan öteye geçemezdi bence. Ancak gazetedeki aynı haberde, taraftarın da Grant’i sevmediği ve istemediğine ilişkin istatistiki bilgiler vardı ve buna rağmen Grant hala görevinin başında ve tribünler her zaman dolu; hem Chelsea’nin bu kötü gidişine hem de taraftarın antipatisine rağmen.. Bu da bu konunun ders çıkarmamız gereken yanı bence…

 Not: Beşiktaş gibi Türkiye’nin en önemli kulüplerinden birinin teknik direktörü olan Ertuğrul Sağlam’ın da aynı kursa yeni gittiği akıllara gelebilir, ancak Avram Grant ile Ertuğrul Sağlam’ın yaşı mukayese kabul etmez diye düşünüyorum.

“U Dönüşü”

Yaklaşık 1 ay öncesiydi, Adnan Polat’ın Mart ayındaki seçimlerde Özhan Canaydın’ın karşısına rakip olarak çıkacağı ve bunun hazırlıklarını yürüttüğü söylendi. Bu haberi Adnan Polat, “Başkanlık konusunda vermiş olduğum bir kararım yok” şeklinde cevaplayarak yalanladı. Daha sonra Hıncal Uluç’un yazısı, Galatasaray ve spor camiasında şok etkisi yarattı. Hıncal Uluç’un yazısına göre, Adnan Polat Hıncal Uluç’a bir yemekte artık bundan sonra yokum demişti. Hıncal Uluç’un bunca yıllık gazeteciliğine ve Adnan Polat ile bilinen yakınlığına istinaden ben dahil herkes, artık Adnan Polat’ın bırakın başkanlık adaylığını, yeni kurulacak Yönetim Kurulu’nda dahi olmayacağını düşünmeye başlamıştı. Bu yazı üzerine cereyan eden olaylar ve buna ilişkin medyada çıkan yazılar da Özhan Canaydın ve Adnan Polat ikilisi arasındaki iplerin iyice kopmaya başladığını işaret ediyordu. Bu haberler ve açıklamalardan birkaçı şöyleydi:

Gökmen Özdemir 23.02.2008 tarihli Vatan Gazetesi’ndeki “Dost Acı Söyler Özhan Abi” başlıklı yazısında, Özhan Canaydın’ı Leverkusen maçına Ünal Aysal ile gittiği, Adnan Polat’ın yüzüne bakmadığı ve böyle bir maçı seçim siyasetine alet ettiği için eleştiriyordu. Yani Gökmen Özdemir’e göre, Özhan Canaydın’ın her seçimde yaptığı gibi bu seçimdeki yeni kozu Ünal Aysal olacaktı. Gökmen Özdemir haksız sayılmazdı, çünkü birçok kişi onun gibi düşünüyordu.

Bahri Havadır 24.02.2008 tarihli Maraton programının canlı yayın konuğuydu ve Şansal Büyüka ile Erman Toroğlu’nun Galatasaray’daki seçim ile ilgili sorularını yanıtlıyordu. Bahri Havadır’a göre de Özhan Canaydın ile Adnan Polat’ın arası son derece kötüydü ve 23.02.2008 tarihinde yapılan Mali Kongre’de Özhan Canaydın, Adnan Polat ve ekibini hedef göstermişti. Özhan Canaydın, Leverkusen maçında yaşanan hezimetten dolayı “tam yetki verdiğim Futbol Şubesi adına sizlerden özür diliyorum” gibisinden kafalarda son derece soru işareti bırakan ve Bahri Havadır’a göre Futbol Şubesini alınan mağlubiyetin sorumlusu kılan bir açıklama yapmıştı. Bence Bahri Havadır da bunları düşünmekte son derece haklıydı, çünkü aklı selim her insan bu açıklamayı bu şekilde yorumlardı.

Peki 2 günde ne oldu da Adnan Polat, Özhan Canaydın’dan aldığım icazet üzerine Başkanlık adaylığıma karar verdim şeklinde bir açıklamayı kamuoyuna duyurdu. Ya ben de dahil olmak üzere Galatasaray’ı bu kadar yakından tanıyan insanlar aklımızı yitirdik ve olayları yorumlama kapasitemizi kaybettik ya da ortada başka şeyler dönüyor. Futbol camiasında bir anda gerçekleşen U dönüşlere hepimiz alışkınız, ancak bu kadarı da tuhaf geliyor. Sanırım Galatasaray camiası ve spor kamuoyu Mart ayındaki seçimlere kadar başkaca garip olayları yaşamaya ve izlemeye devam edecek, benim öngörüm bu, bekleyip göreceğiz..