2010 Dünya Basketbol Şampiyonasına Bir Kala (III)
Mert Uyar | 25 Kasım 2009 | 3 Yorum | Tweet
2006′daki süper turnuvadan sonra beklentiler yeniden arttı. 2007 yılında tam anlamıyla tam kadro sayılırdı takımımız. 2007 yılı Efes World Cup turnuvasının oynanacağı şehir İzmir olarak seçildi. 2005 ve 2006′daki başarılı organizasyonlardan sonra, İzmir hem FIBA’nın hem de oyuncuların da tercih ettiği bir şehir olarak kendisini kabul ettirmişti.
Turnuvaya milli takımımızın yanı sıra, Hırvatistan, Sırbistan, Letonya, Çin ve Polonya katıldı. Turnuvaya 74-68′lik Letonya galibiyeti başladıysak da istenilen düzeyde basketbol oynayamadık. Daha önce de dediğim gibi, bu turnuvalarda yenmemize sevinsem de, hiçbir zaman ölçü almadım. Ders çıkarılması gereken son uyarı olarak görmek gerektiğini düşündüm. Nitekim gruptaki diğer maçımızı kaybettik ve diğer grupta güle oynaya Çin ve Polonya’yı ezen Sırbistan ile oynadık. Yüksek yüzdeli oynadı iki takımda. Başa baş gittiği zamanlar da oldu ama genelde kontrolümüzdeydi. Skor dağılımı güzeldi. Yenilgi iyi gelmiş olacaktı ki takım toparlanmıştı. Hido, Memo, İbo takımı sırtlayarak götürdü. Finalde, tekrar karşılaştığımız Hırvatistan’ı yine yenemeyerek 2. olduk. Hırvatistan’ı iyi çalışmamış gibiydi teknik kadromuz. Sürekli oyuncu değişiklikleriyle kimse oyuna ısınamıyordu. İşin ilginci iyi oynayan da sanki süresi dolmuş gibi kenara geliyordu. Açıkçası bu konudaki gidişat yüzünden turnuvada başarılı olacağımızdan şüpheliydim. Nitekim yine hüsran dolu bir Litvanya mağlubiyetiyle başladık. Baştan sona geride götürdük.
Son periyodun başında biraz kapanır gibi olduysa da fark, Litvanya oyunu kontrol etti, gerekli yerlerde kritik darbeyi vurdu ve maçı koparmasını bildi. 2003′ün şampiyonu, 2005′in 3.sü ve son dört resmi turnuvadaki belalımız Litvanya’ya yine bir açılış maçını kaybettik. Bu tip turnuvalarda ilk gün skorları üzerinde fazla durulacak önemi arz etmez. Yenmek tabii ki önemli moral olur ama gerisi de çok önemlidir. Kalan beş maç olduğu ve güçlerin denk olduğu turnuvada ümitsizliğe kapılmamak gerekir. Ama turnuvanın ikinci günü bizleri öyle kötüydü ki, herhalde o günden sonra turnuvadan çekilsek daha iyi ederdik. Rakip Nowitzki’nin Almanya’sı idi. O güne kadar saklanan gizlenen bütün sorunlar hasır altı edilmiş ve mağlubiyet vesilesiyle maçtan çok başka olaylar olmuştu herhalde. Almanya karşısında çözülme başladıktan sonra resmen maç bitti. Berbat ötesi bir durum oluştu. Gerçekten basketbolumuzda az rastladığımız çok kötü bir tablo vardı. 2005′deki Hırvatistan faciasından sonra 79-49 kaybederek daha büyük bir facia yarattık.
Kelimelerin yetersiz kaldığı bir kötü tablo vardı. Hatırlamak istemeyeceğimiz bir gece geçirdik. Ertesi gün ise güç bela kazanıyor, zoraki gruplardan çıkabiliyorduk. Kötü olan hiçbir şey değişmemişti. Sadece, çok iyi mücadele etmesine rağmen kadro olarak yanımıza yaklaşamayan Çek Cumhuriyeti’ni yine kötü bir oyunla yenmiştik. Bu kadar yıldız oyuncunun olduğu bir kadronun böyle hüsranlar yaşatması tahammül edilir gibi değildi.
Her şeye sünger çekilerek ikinci grup maçlarına başlanılmıştı. Ya da izleyenlerin umudundan öteye gitmeyen bir hayaldi bu. Kötü oyun ve muhtemel saha dışı problemleri devam ediyor ve bir darbe de Slovenya’dan yiyorduk. 51-66 kaybetmek bir yana, turnuva tarihine geçecek kadar az sayı atıyorduk. Çek Cumhuriyeti’ne zorlanarak atılan 80 sayı dışında 69, 49, 51 gibi skorlar üreterek maç bitiriyorduk. Gruptan çıkmak için bizim gibi kötü durumdaki bir başka takım olan İtalya ile oynuyorduk beşinci günde. Oyuncularımız bu maçın önemini biraz olsun anlayarak çıkmışlardı, biraz mücadele vardı, ama yine takım oyunu yok, takım ruhundan yine yine ve yine eser yoktu. NBA oyuncuları yokken bu kadar iyi oynayan ve 2006′da herkesin takdirini kazanan bir Türkiye varken, iki NBA yıldızına sahip Türkiye nasıl böyle kötü olabiliyordu, bunun cevabını bulmak zordu. O günlerde oyuncular arasında neler yaşandı bilinmez ama taraftarın suçladığı isim Tanjevic oluyor. Taktik, teknik, oyuncu seçimi ve takıma koçluk etme bakımından saç baş yolduruyordu. NBA oyuncularının fazla süre almasına tepki gösterilmesinden mi korkuyordu bilinmez, kimseye fazla süre vermiyor, verimli olanı da kenara alıyordu.
Takım içinde ne yaşandığını tam bilemem ama skorlara bakılınca tahmin etmek zor değildi. İtalya maçını her şeye rağmen kazanıyorduk. Hidayet’in inanılmaz bireysel galibiyetiyle sonuna kadar getirdiğimiz maçta son hücumu, bencil diye eleştirilen Hidayet kullandı, içeri doğru girip dış oyuncularımızdan İbrahim’in kenarda boş olduğunu gördü. Pasını çıkardı ama İbo’nun şutu girmedi ve maç uzadı. Uzayan maçta, moral bulan İtalya maçı çevirdi. Hidayet 34 sayı 6 ribaund 4 asistle oynarken, 5. pası asist olabilseydi, turu getiren galibiyeti alacaktık. Olmadı. Son maçta ise Fransa karşısında Victor Hugo’dan Sefiller’i sahneledik. 85-64 yenilerek acı veda ettik. Tek galibiyetimiz de ikinci gruba geçerken silindiğinden galip gelemeden turnuvayı 0-5 derecesiyle bitirdik ve eve erken döndük. Fransa da bizden sonra Rusya ile eşleşti ve elendi. Fransa maçı sonrası ise bütün bu durumu açıklaması gereken adam bile şaşkındı, iyi hazırlık dönemi geçirdiğinden bahsediyor ve neden böyle olduğuna anlam veremiyordu. Kendisinden başka herkes farkındaydı. 2008′de de, aynı 2004′de olduğu gibi Olimpiyatları televizyondan izledik. 2008 Eylül ayında ise 2009 Avrupa Basketbol Şampiyonası için bir kez daha eleme grubu oynayacaktık.
Eleme gruplarında rakiplerimiz bu sefer daha zordu. 2007′nin kapanış maçını oynadığımız Fransa, Ukrayna ve Belçika. 2007′ye göre bu gruptan asla çıkamazdık ama 2006′ya göre bu gruptan birinci çıkabilirdik. Herkesi içeride dışarıda yenebilirdik de, hiç olmadık mağlubiyetler de alabilirdik. Arasında dağlar kadar fark olan iki zıt uçta gidip gelen bir Türkiye vardı. Ukrayna ile evimizde oynayarak başladık. Kadromuz da oldukça değişikti. Özellikle de aday kadro seçimiyle, artık Tanjevic‘e kızmak bir yana gülüyorduk. Milli maçta asla süre vermeyeceğini düşünülen isimleri çağırıyordu, işin korkutucu yanı, Hakan Demirel‘e yaptığı gibi bu oyunculara da as kadroda yer verip, faydalanmayı düşünebilirdi. Kamp dönemi başından itibaren kadronun uyumu şahane, süper, çok iyiyiz demeçleri veriliyordu. Her kamp döneminde verilen bu demeçler artık inandırıcı değildi. 2001 hariç tüm tekli yıllarda yaşanan facialar, 2004 ve 2008′i boş geçirmeye sebep olmuştu. Sadece 2006′da Türkiye forsuyla masa başında Japonya 2006′ya gidebilmişti. Bakalım olimpiyatlardan uzak, elemelerde ne yapabilecektik?
Bu eleme gruplarında bir tehlike de, grubu sonuncu bitirince doğuyordu. Son sırada tamamlayan dört takım A kategorisinden B’ye düşüyordu. Bugüne kadar hiç B kategorisinde olmadık ama insan aklından geçirmiyor değildi. Sinan Güler, Ersin Görkem, Barış Hersek gibi değişik isimlerin kadroya girdiği senede, Fatih Solak‘a kalan pota altına bir kötü haber de sakatlıklardan geliyordu. Ömer Aşık, Semih Erden ve Ömer Onan sakatlanarak kadrodan çıkarılmıştı. Kerem Tunçeri ve Hidayet Türkoğlu önderliğinde Ersan İlyasova, Kerem Gönlüm, Ender Arslan ve Engin Atsür‘ün götürdüğü takım ilk maçta Ukrayna’yı hep rahat ve kontrol altında tutarak yendi. Üçlük atmaktan başka bir yeteneği olmayan takıma iyi savunma yaptık. En azından yavaşlatarak kazandık. Hidayet’in ise, maç başında yaptığı smaç ise Abdi İpekçi Spor Salonu‘nun gördüğü en iyi smaçlardan biri olarak tarihe geçti. Sıkıntıdan tırnak yediren Belçika deplasmanında sadece beş dakika oynayarak galip gelebildik. İster istemez kötü anılar canlanıyordu kötü oyunları izledikçe. Kaba deyimle traş maçları geçmiştik. Asıl maç gelmişti. Fransa ile Abdi İpekçi’de oynadık. Tamamen dolu salon önünde, oldukça iyi motive olmuş milli takımımız 77-65 galip gelerek Parker ve arkadaşlarına takım oyunu dersi verdi. 32 sayı atan Parker Fransa’ya yetmedi. Ukrayna boş takım olmadığını gösterircesine evinde Fransa’yı da yenince, bizim galibiyetimiz çok önem kazanmıştı. Fransa’yı yenerek belki de Avrupa Şampiyonası dışına itecektik. B kategorisinden yeni gelen Belçika, evinde teslim olmayacağını gösterdi, Ukrayna’yı yendi. Bütün bu sonuçlar ekmeğimize yağ sürdü. Ukrayna’daki farklı galibiyet ise grup liderliğini garantilediğimizin habercisiydi. Hidayet ve Kerem’in önderliğinde güzel bir takım oyunu oynuyorduk. Hidayet’in oynamaktan çok oynatmayı düşünmesi ve takımda liderlik rolünü üstlenmesi takıma güzel bir hava getirmişti. Belçika maçını ise çok rahat oynadık. Adeta oynatmamaya çıkmış bir futbol takımı gibiydi Belçika, çok sert fauller yapıyor, hızlı hücumları kesiyor. Pota altında ise baltaları indiriyordu. Hiçbir şey maçı kazanmalarına yetmedi. Arka arkaya gelen beş galibiyet ile liderlik garantileniyordu. Pozitif uç ağır basıyor ve takım yapması gerekeni yapıyordu.
Hidayet NBA’deki takımı Orlando Magic‘in sezon açılış kampı için milli takımdan erken ayrıldı. Hidayet olmadan son maça çıkan millilerimiz, Fransa’nın mutlaka kazanması gereken maçta, çok iyi oynayarak kazanmasını bildi. Bir daha hayatta göremeyeceğimiz bir olay oldu ve Fatih Solak 16 sayı attı. Mücadelenin en güzel örneğini veren takımımız 78-80 galip geldi ve Fransa’yı ateşe attı. Şansının da yardımıyla Fransa grubu 2. bitirdi. Bizden sonra altı takımlı son bir eleme grubu oynadı. Ukrayna ise evinde Belçika’ya yenilerek A kategorisine veda etti. Bizim dışımızda çok ilginç bir grup oldu. Belçika ise en azından A kategorisinde tutunmayı başardı. Tarihindeki tek iyi basketbolcusu Axel Hervelle olan bu ülke, inanılmazı gerçekleştirerek, son eleme grubunda Fransa ile final oynadı. İki maç üzerinden oynanan finalde, evindeki maçı kazansa da, Fransa’da 40 farkla kaybetti ve Polonya 2009′a gitme şansını kaçırdı.
Sadece olması gereken oldu belki ama bizlere dar rotasyon bile ümit verdi. Savunmacı Ömer Onan, iki genç uzun, biri Chicago Bulls, diğeri de Boston Celtics oyuncusu olacak Ömer Aşık ve Semih Erden de kadroya dahil oldular. Belinden sakatlığı süren Mehmet Okur ve mükemmel bir sezon geçirerek Efes Pilsen’in kupayı kazanmasında en önemli rolü oynayan Kaya Peker kadroda yoktu. İbrahim Kutluay, Serkan Erdoğan ve Ermal Kurtoğlu da kadroya alınmamıştı. Yine seçimlerimiz, bence çok kötüydü. Oyuncuları kötülemek için demiyorum ama milli takım deneme tahtasına dönmüştü. Evren Büker, Ersin Görkem, Bekir Yarangüme, Barış Hersek, Ümit Sonkol iyi de olsalar mevcut potansiyelde A Milli aday kadrosuna bile giremeyecek isimlerdir. Bence Tanjevic’in en önemli hatalarından biri de burada. Antrenör sadece maçı yönetmez, saha dışında takımı da yönetmek zorundadır. Sorun varsa, çözümden kaçmak yerine çözümü bulan kişi olmalıdır. Tanjevic, bundan hep kaçtı. Belki öyle belki değil ama kişisel hırslarına yenildi. Oyuncu kayırdı. Kaya Peker ile uzlaşma yoluna gitse, otorite ve büyüklüğünü kullanarak ikna etme yöntemini kullanmalıydı. Turnuvaya az kala, Kerem Gönlüm’ün şok haberiyle, takımımız önemli bir kayıp verdi. O durumda bile ne Ermal’i, ne de Kaya’yı aldı. Varlık içinde yokluk çektirtti her zamanki gibi. Artık bir klasik olan Türkiye-Litvanya açılış maçı yine bizi bekliyordu. Bu sefer, güzel bir oyunla, sertliğe sertlikle cevap vererek ve mücadeleyi hiç bırakmayarak önemli guardlarından yoksun Litvanya’yı 84-76 yendik. İyi bir saha içi yüzdesi yakalarken rakibin belki de turnuvada oynadığı en iyi maçı da kazandık.
Turnuvanın geri kalanında Litvanya ilk maçtan daha iyi mücadele etmedi. İkinci gün ise, komşularımızdan Bulgaristan ile oynadık. Daha ilk devre bitmeden kopan maç ve üçüncü günü düşünerek oyunu rölantide oynayan Bulgarlar karşısında 94-66 galip geldik. İlk grubun son gününde, zor bir maç bizi bekliyordu. Ev sahibi avantajıyla Litvanya’yı yenen, Bulgaristan’a da fark atan Polonya ile oynadık. Zaman zaman oyuna ortak olsa da, Polonya’yı iyi oyunla ezdik. Bir ara 30 fark olan maçta 86-68 kazandık. Asıl turnuva ise, ikinci grupta başlayacaktı. 2006 şampiyonu, 2007 finalisti ve 2008 finalisti İspanya, altyapıda alınmadık kupa bırakmayan, 2005 Universiade İzmir’de şampiyon olan Sırbistan’ın tecrübelenen gençleri ve her daim tehlikeli bir takım olan fakat kapasitesini bir türlü yansıtamayan Slovenya vardı. İlk maçımız İspanya ile olacaktı. 2001′den sonra biz tökezlerken, ortalığı kasıp kavuran takımdı.
Maça İspanyollar iyi başladı. İlk defa öndeyken geriye düşüyorduk. Hem sertlik olarak üst düzey bir rakiple oynuyorduk hem de başa baş takımlara karşı geri düşünce neler yapabileceğimizi test edebileceğimiz bir maçtaydık. Çok çekişmeli giden ve iki tarafın da koparamadığı maçta 61-58 iken, iyi savunma ile belki de maçı koparacak hücumu yapma şansını elde ettik. Anlaşmazlık sonucu yapılan inanılmaz top kaybı ve 61-60 son 12 saniyeye girerken, Llull ile hücum eden bir İspanya izliyorduk. Tamamında mükemmel savunma yaptığımız ve süper mücadele ettiğimiz maçta, topla içeri giren Llull’u hem Ersan hem de Ömer Aşık ile bloklamayı başardık. Murat Murathanoğlu’nun, blok Ersan İlyasova blok Ömer Aşık diye haykırışı ve devamında Semih’in iki atışıyla maçı 63-60 kazandık. İspanya gibi kolaylıkla 80-90 sayıları bulabilecek bir takımı 60 (ALTMIŞ) sayıda tutarak yenmek çok büyük bir başarıydı. Zorlu ikinci grubun belki de en zor takımına karşı kazanmıştık. Fakat diğer takımlar da hafife alınamayacak kadar iddialılardı. Nitekim İspanya maçından iki gün sonra, Sırbistan ile oynadık. Altyapıdaki tüm kademeleri birlikte oynayarak ve hepsinde de kupayı kazanarak gelen yeni nesil Sırp takımı geliyordu. İspanya’yı deviren ve tüm dikkatleri üzerine çeken bir takımdı. Sırbistan maçında da müthiş bir gayret ile 64-64 biten normal süre sonunda, 1. uzatma periyodunda sayı şansı tanımayarak 69-64 yendik. Namağlup olmak takıma güven de getirmişti fakat oyunumuz da yorgunluktan da olan, duraksamalar görülebiliyordu. Slovenya ile oynadığımız liderlik maçında, bu yorgunluklar kendini iyice gösterdi. Çok iyi dış şut atan Slovenler karşısında 37-19 geriye düştük. İkinci periyodun ortalarında toparlanarak bu 39-32′ye getirdik. Daha doğrusu 37-32 olmuştu ama çok basit bir faul düdüğü ile hediye edilen iki sayı geldi. Avrupa şampiyonaları o kadar zorludur ki bir sayıya bile ihtiyaç duyulacağı maçlar olabilir. Orada yoktan var edilen o faul, bize maç sonunda pahalıya patlayacaktı. Slovenya’yı yakaladıysak da, ikinci devrede ne maçı koparabildik ne de kontrolü Slovenlere verdik. Son hücum bize kalmıştı, Ender çok güzel içeri doğru penetre etti. Hücum yönüne doğru sol dipte Engin bomboş pozisyondaydı. Pası da attı ama pas asist olamadı. Engin’in şutu çemberden dönünce maçı 69-67 kaybettik. Belki de maçın başında bütün gücümüzle oynasak maçı daha rahat kazanabilirdik. En azından, maçın ortasında farkı eritmek için daha çok yorulmamış olurduk. İkinci olarak çok daha zorlu bir kura çektik. Yine silahı kendi bacağımıza sıktık. Grubu ikinci sırada bitirdik ve finale gidecek en zor yolu bulduk. Üçüncü olsak çok daha iyiydi. Rusya ile oynar ve Yunanistan karşısında oynadığımız oyunla Rusları eleyip yarı finalist olabilirdik. Fakat gele gele yine komşu geldi. Şansımızın tutmadığı lobisi kuvvetli Yunanistan sert oyunla ve ilk yarıda rakibi seyretmemiz karşısında çok rahat ve istedikleri gibi oynadılar. Ne zaman toparlanmaya başladık, oyunu kontrol ettik, bunun olması da zaten son periyodu buldu. 63-56 gibi önemli skor avantajı yakaladık.
Tam darbeyi vurduk artık derken, üst üste gelen hatalar ile 64-63 geriye düştük. Son anlarda yine akıl almaz hatalar yapsak da Ender kritik bir turnike attı ve 65-65 ile maç uzatmaya gitti. Uzatma devresinde maçı koparacağımızı düşünürken sahneye Spanoulis çıktı. Çok kritik üç sayı isabetleriyle farkı açtı. O arada zaten kararlarıyla sinirlendiren hakemler bitmiş olan 24 saniyeyi tekrardan 4 saniye oynatarak Yunanistan’a verince, Spanoulis bir üçlük de o ikram hücumunda buldu. Hemen arkasından Ersan’ın üçlüğüyle maçı 75-72′ye getirdik 75-74′ü de serbest atışlarla bulduk. Yunanlılar son iki atıştan birini sayıya çevirince tekrardan maçı uzatma hatta kazanma şansımız doğdu fakat bu sefer Ender topu iyi kullanamadı, penetre edemedi, süre daha kısıtlıydı, dengesiz bir şut kullandı ve top çemberden dönünce çok iyi başladığımız turnuvaya maalesef çeyrek finalde veda ettik. Yunanlılar bir kere daha resmen bedavadan yarı finale geldiler. Aslında önemi büyük olan sıralama maçlarında turnuvayı kapattık. Bizim için 5. olmakla 8. olmak arasında pek fark yoktu. Zira, turnuvayı son sırada bile bitirsek 2010′da ev sahibi olarak Dünya Şampiyonası’nda her türlü yer alacağız. Finali Sırbistan ile İspanya’nın oynadığı ve İspanya’nın güle oynaya şampiyon olduğu ya da oldurulduğu bir turnuvayı daha geçtik. Turnuvada asla unutamayacağım bir şey var mı diye sorsalar herhalde birçok kişi Ömer Aşık ve serbest atış yüzdesi diyecektir.
Başa baş giden maçlardan kaybettiklerimizde en büyük faktörlerden biri oldu. Rakipler Ömer’i öğrendi. Bilerek her türlü faul yaptılar. İş psikolojik bir savaşa döndü. Ömer kaçırdıkça morali alt üst oldu, oldukça da daha fazla kaçırdı. Bize de ekran başında saç baş yoldurdu. Diğer konu ise hakemler olabilir. Ben, hakemlere takılmaktansa, oyunumuzla hem rakibi hem hakemleri yenmemiz taraftarıyımdır ama hakemler bazen öyle çileden çıkardılar ki, çok denk olan maçlara yön verdiler. Kritik kararlarla maç gidişatı değiştirdiler. Bir pota altında çaldığını diğer pota altında es geçilirse, inandırıcılıktan yoksun olur. Pek çok takımın denk olduğu ve temasa açık bu spor dalında hakemlik yapmak elbette zor, yanlışlar olacak ama art niyetli olununca insanın midesi bulanıyor. Biz kendi içimizde birlik olalım ve bu turnuvada gösterdiğimiz mücadeleyi tam kadro olarak gösterelim, zaten kimse önümüzde duramayacak. Turnuvada finalist ve şampiyonu deviren tek takım olmamız tesadüf değil, sadece 40 dakika mücadele etmekten vazgeçmemeli oyuncularımız. Gerisini getirecek yeteneğimiz fazlasıyla var.
Son olarak 2010 ile ilgili birkaç söz söylemek lazım. 2001′de düzenlediğimiz Avrupa Şampiyonasından sonra, bu sefer Dünya Şampiyonası. En iyi 24 takım Türkiye’ye gelecek. İşi ciddiye alan ABD, her zaman ciddi favoriler Arjantin, İspanya, dağılan Yugoslavya’nın tüm basketbol ekolü ülkeleri. Wild Card ile turnuvaya geleceğini sandığım Litvanya, Hırvatistan ve güçlü basketbol geleneğiyle Yunanistan, Güney Amerika’dan basketbol temsilcileri Brezilya, Porto Riko ve basketbol dünyasının en hızlı gelişen ülkesi biz ev sahibi Türkiye. Gerçek anlamda nimettir bu turnuva biz basketbol severler için. Çok güzel maçlar izleyeceğiz. Takımımızla ilgili de özetle bir iki konuya değinirsek, muhteşem yetenekli, uzun, şutör, geniş bir kadroya sahibiz. Tahminimce, seyirci desteğiyle birlikte Dünya’da ilk 3′e girmek için mücadele edeceğiz ama rakipler de çok çetin. ABD, hemen bir adım gerisinde Arjantin ve İspanya direk favori. Biz TAM KADRO takım olarak mücadele edip kesinlikle 2008 ve 2009′da oynadığımız gibi disiplinden kopmadan, en sert mücadeleden bile yılmayan ve maçı hiç bırakmayan kimliğimizle oynamalıyız. Bu potansiyelimiz mevcut. Örneklerini görüyoruz. Son olarak tek dezavantajımız Tanjevic’in alışageldiğimiz değişik hareketleri olur. Mevcut kadro zenginliğinde kadroda şans bulamayacak oyunculara yer vererek, iyiyi de kötüyü de kenarda oturturum ben arkadaş mantalitesiyle işi inada bindirmek gibi hareketlerinden kaçınırsa, hepimizin içi daha ferah olacak. Sakatlık olmaması durumunda muhtemel kadromuz bence şu şekilde olmalıdır.
Hidayet Türkoğlu-Mehmet Okur-Ersan İlyasova-Kerem Tunçeri-Ender Arslan-Engin Atsür-Serkan Erdoğan-Sinan Güler-Ömer Onan-Ömer Aşık-Kaya Peker-Ermal Kurtoğlu.
Bakalım temmuz ayında açıklanacak kadromuz beni ne derece haklı çıkaracak hep birlikte göreceğiz. Üç bölümlük yazımın sonuna geldim. Umuyorum 28 Ağustos-12 Eylül tarihleri arasında dünyayı sallayacak bir başarı elde edeceğiz evimizde. Turnuvaya yakın analizlerle tekrar birlikte olacağız.
Mert Uyar tarafından yazılan son 5 yazı
Kategori: Basketbol
Yazar Hakkında:










Arşiv niteliğinde güzel bir final olmuş.
Dileriz bu bir kapanış değil başlangıç olur ve yazın Dünya Şampiyonasına kadar kadar yurt basketbolu&NBA yazılarını da görme fırsatı yakalarız.
Teşekkürler&Başarılar
Yazı serin çok güzeldi mertçim eline sağlık.
Ben Milli Takımın potansiyelini çok daha fazla görüyorum. Tanjevic’in hedeflediği çeyrek finaller falan başarı değildir bana kalırsa. Evimizdeki dünya şampiyonasında hedef en az final olmalı.İzmir’de de güzel maçlar izleyeceğimizi umuyorum.
NBA yazılarını da bekliyorum kolay gelsin.
NBA sırada.. yakında geliyor. 2010 Türkiye ise artarak devam edecek. özellikle yaz aylarına girerken, sezonların bitmesiyle birlikte gözler tamamen önce futbol dünya kupası ardından Türkiye 2010′a çevrilecek. ilk etap 14 aralık kura ve grup belirlenmesi var.