2010 Dünya Basketbol Şampiyonasına Bir Kala (II)

2004 Mayıs ayında Basketbol Federasyonu, yeni baş antrenörümüz Bogdan Tanjevic‘i basına tanıttı. Kariyeri tartışmasız olsa da son iki, üç senesini boş geçirmesi akıllara soru işaretlerini getiriyordu. Şüphesiz ki çok kariyerliydi, başarıları çoktu ama hala o başarılara imza atacak kadar hırslı ve istekli miydi?

Bizler, 2003 Avrupa Şampiyonası hüsranından sonra, 2004 Olimpiyatlarını da televizyondan izlerken, uzun vadeli hedefler planlanmıştı. Tanjevic geldiği ilk günden itibaren hedefi 2010′da düzenlenecek Dünya Basketbol Şampiyonası olarak belirlemiş ve hedefinin oraya gidecek genç kadroyu oluşturmak olduğunu söylemişti. İlk duyulduğunda fena görünmeyen bu fikir ileriki yıllarda başarısızlığın kılıfı olunca inanılır olmaktan çıktı. 2002 Dünya Basketbol Şampiyonasından gerekli dersleri almamıştık. 2003′deki facia bunu gösteriyordu. Kanımca Aydın Örs gibi bir isim bile takımdaki sorunları engelleyemediyse, durum gerçekten vahimdi. 2004 yılı Tanjevic ile takımın ve tabii Tanjevic ile değerli ! Türk basınıyla tanışma yılı olarak geçti. Oynanacak fazla ciddi bir maç olmamış. Antrenman yılı geçirmişti 12 Dev Adam. Önce 2002′de başlamış olan ve o yıl 3.sü düzenlenen Efes Pilsen World Cup ile başladı. Takım final oynadı hazırlık turnuvasında fakat hiç ümit vermedi. İlk maçta fark yediği Slovenya’ya ikinci defa da finalde yeniliyordu. Bu arada, her geçen yıl daha prestijli ve önemli bir turnuva olduysa da bu turnuvayı kazanmanın hala hiçbir anlam ifade etmediğini düşünüyorum. Bu düşüncemi adeta doğrular nitelikte seneler görecektik olacaklardan habersiz o günlerde.

2005 yılında Sırbistan Karadağ’ın düzenleyeceği turnuvaya katılmak için oldukça kolay bir eleme grubu bekliyordu bizi. En zoru Bosna Hersek olan bir gruptaydık. Hollanda ve Estonya gibi basketbola uzak ülkeler ile oynayacaktık. Yenilgisiz olarak çıktık ve 2005 Avrupa Basketbol Şampiyonasına gitmeye hak kazandık. Belki de kazanmasaydık daha iyiydi dedirtecek kadar kötü bir turnuva daha geçireceğimizi herhalde pek çok kişi tahmin etmiyordu. Hele de turnuvaya az kala, oynadığımız Efes Pilsen World Cup 4 gerçekten olumlu bir hava yaratmıştı. Tanjevic’in kısa sürede sihirli değnekle müdahale etmişçesine her şeyi düzelttiği zannediliyordu. Yıllarca yenemediğimiz İtalya’yı 81-56 gibi bir skorla deviriyor ve umutla turnuvayı bekliyorduk. Yine bir turnuvaya Litvanya ile ve yine mağlup olarak, üstelik de hiç iyi oynamayarak farklı yenilerek başladık. Tam kadro olan Litvanya, son şampiyon olduğunu kanıtlarcasına sahadan takımımızı siliyordu. Tanjevic ise olayları bizler gibi seyrediyor, yanlış kararlarıyla saç baş yolduruyordu. Hazırlık maçında 1 (BİR) dakika ortalama süreyi ancak verdiği Hakan Demirel’e en kritik dakikalarda formayı verdi. Tecrübesiz Hakan, hiç oynamamış olmanın verdiği güvensizlikle müthiş tecrübeli Jasikevicius karşısında döküldü. Tanjevic oyunda Litvanya’ya en yaklaştığımız anda yaptığı bu hareketle bir çuval inciri berbat ediyordu. 87-75′lik mağlubiyet eleştiri oklarını en başta Tanjevic’e daha sonra da yeterince mücadele etmediklerini düşünen NBA oyuncularımıza döndürdü. İlk günün moral bozukluğunu atmak için nispeten kolay bir ekip olan Bulgaristan ile oynadık 2. günde. Ne yazık ki oyunumuz yine çok kötüydü. Baştan sona başa baş giden ve bir türlü koparamadığımız maçı Hido’nun el üstü 9 metreden üçlüğüyle zar zor 94-89 kazanabildik. Çanlar bizim için çalıyordu, milli takımımız için çalıyordu. Fakat çanlara aldırış etmedik ve felaketin daniskasını 3. gün yaşadık.

1999, 2001, 2003 turnuvalarında hep yendiğimiz ve elediğimiz Hırvatistan’a bu sefer çok fena yenildik. İlk yarıda önde götürürken bir anda oyundan koptuk ve Hırvatistan’ın tarihi bir seri (33-2) yapmasına engel olamadı takımımız. Televizyon başında çıldırmamak elde değildi. Hırvatlar basket attıkça oyuncularımız birbirlerine kızıyorlardı. 80-67 kaybederek hem şehir değiştirmek hem de çok çabuk bir playoff turu maçı oynamaya mecbur kaldık. Aslında en kolay rakiplerden biriyle oynuyorduk. Mevcut takımların içinde Nowitzki’ye rağmen en zayıf kadroya sahip Almanya ile oynuyorduk ama sorunlar bitmek bilmiyordu ve biz de kazanmayı unuttuk. Berbat ötesi bir oyunla Almanya’ya da 66-57 yenildik ve turnuvayı kapadık. Tanjevic, açıklamalarında genç oyunculara şans vereceğini söylüyordu. NBA oyuncularımızı takıma almayacağını ise o sene yaza doğru öğrendik. İlk defa Mehmet Okur ve Hidayet Türkoğlu uzun yıllar sonra milli takım’a gelmiyordu.

2006 yılında, dünya basketbol şampiyonası için Wild Card uygulamasının dört talihlisinden biri Türkiye oldu. Dünya Şampiyonası’na katılmayı başaramayan takımımıza son bir şans doğmuştu. Avrupa kıtasından Sırbistan ve İtalya ile birlikte Japonya 2006′ya katılacaktı 12 Dev Adam. 2006 yazı hareketli geçmeye adaydı. İzmir’de düzenlenen U20 Avrupa Basketbol Şampiyonasındaki genç yeteneklerimiz final oynamışlar ama belalımız Sırbistan’a yine finalde yenilmekten kurtulamadı. Orada şampiyon olan Sırbistan, 2005 Üniversite Oyunlarında da İzmir’e gelmiş ve şampiyon olup ülkesine dönmüştü. Sırbistan ise altyapının her kademesinde Avrupa şampiyonu olduğu bir jenerasyonu hazırlıyordu. Tepiç, Tripkoviç, Teodosiç, Pekoviç, Paunic gibi o gün için geleceğin yıldız adayları olduğunu söylemek zor bir öngörü değildi. Bu gençlerin temelini oluşturduğu takımın 2009′da elde ettiği başarıya da yazımda değineceğim. Japonya 2006′nın Ağustos ortası başlıyor olması sebebiyle erken yapılan ve kısa süren Efes Pilsen World Cup’da Lübnan, Katar ve finalde de Slovenya’yı 93-70 yenerek olumlu sinyaller veriyordu.

2002, 2003, 2005 turnuvaları herkesi tedirgin ediyor ve kimse işlerin iyi gittiğine inanamıyordu. İyi giderken bile her şeyin değişip kötüleştiği tecrübesiyle umutlanamıyorduk. 2006′da yine ilk gün rakibimiz Litvanya’ydı. İnanılması güç bir tesadüf ama arka arkaya 3. resmi turnuvamıza da Litvanya ile başladık. Bu sefer hiçbir beklenti yoktu. Herkes yine grupta çok zor maç kazanabileceğimizi, NBA yıldızlarımız olmadan iddiamız olamayacağını düşünüyordu. Ulusal basın bile bu yönde düşünüyordu tahminimce. İbrahim Kutluay ve Serkan Erdoğan önderliğindeki takımımız bu sefer bir onur mücadelesi veriyordu. Kerem Gönlüm, Kaya Peker, Ermal Kurtoğlu ve Ender Arslan gibi tecrübeli dört oyuncuyu da takıma monte eden ve kadronun geri kalanını U20 takımından Cenk Akyol, Ersan İlyasova, Semih Erden, Engin Atsür, Hakan Demirel gibi oyunculardan kurmuştu. Skor sıkıntısı çekeceği düşünülen takım aksine sıkıntı çekmiyor ve sahada bütün ülkeyi şaşırtırcasına inanılmaz bir mücadele veriyordu. İşte o günlerde bir yıldızın doğuşuna tanık olduk. Sakatlıklardan dolayı basketboldan kopma noktasına kadar gelen fakat yılmayan ve ameliyat üstüne ameliyat olarak tekrar eski sağlığına kavuşan Ersan İlyasova tam anlamıyla sahada parlıyordu. Driblingini kesip cross-over ile çabuk bir geri adım atarak, kendi şutunu yaratabilen, sahada ribaund, asist, blok, top çalma yapabilen ve her yerden skor üretebilen büyük bir yetenek kendisini Türkiye’ye tanıtıyordu. İlk maçımızda Litvanya’yı 76-74 yenerken son anlarda yaptığımız etkili savunma ile yaklaşık 20-30 saniye kadar Litvanya’ya sayı şansı vermedik. Hiç şansımızın tutmadığı Litvanya’yı yenerek uzun süreden sonra bir turnuvaya galibiyetle başlamıştık. Hem de bu galibiyetin 3. kez açılış yaptığımız Litvanya’ya olması güzel bir tesadüftü. İyi mücadele ve zaman zaman sert savunmaya güzel hücum organizasyonları da ekleyerek galip gelmemiz dahi pek çok kimseyi tatmin etmemişti. Daha en az dört maçımız vardı ve hiç yenemediğimiz zorlu takımlar bizi bekliyordu. İkinci gün rakip Avustralya’ydı. Eski gücünden uzakta olan bir iki devşirme oyuncuları, NBA’deki tek oyuncusu Andrew Bogut, oyun kurucu Newley ve bir şutör guardları dışında elle tutulur oyuncuları olmamasına rağmen inanılmaz sert, zaman zaman oyun kurallarını aşan dozda mücadeleleriyle rakibi yıldırmak amaçlı bir oyun oynuyorlardı. Maçın ilk yarısında eski milli takım dönmüştü. Sahada uyur gezer gibi dolaşan oyuncularımız farkın açılmasını izliyorlardı. Maçın ikinci yarısında kendine gelen oyuncularımız yavaş yavaş önce farkı azalttı. Maçın sonlarına doğru farkı kapadı öne geçti 76-68 kazanarak hiç tahmin etmediğimiz bir şekilde iki maçta iki galibiyet alarak gidiyorduk. Üçüncü maçımız ise 2002′de oynadıktan sonra yenildiğimiz ve özel maç dahi hiçbir şekilde yenemediğimiz Brezilya’ydı. Son derece sert oynayan, hatta aşırı sertlikle rakibini hem fiziksel hem de ruhsal olarak çökertme taktiğiyle oynayan bir takımdı Brezilya. Sinirlerimize hakim olmamız gerekiyordu kazanabilmemiz için. Çok iyi mücadele eden takımımız geriden gelerek de maç kazanabildiğini görerek oldukça özgüvenli çıkmıştı. Sert mücadeleden yılmayan, geri adım atmayan bir takım vardı sahada. İki NBA yıldızından mahrum da olsa, kaliteli ve tecrübeli iki şutör, üç uzunuyla ve kalanı gençlerden oluşan ümit verici bir takımla sahadaydık. Böyle bir takımın Litvanya’yı yenmiş olması da oldukça önemliydi. Çok sert ve başa baş giden maçı Brezilya’nın en iyisi Leandro Barbosa’nın iki atışı kaçırmasıyla 73-71 kazandık. Takımımız giderek daha iyi oynuyor bu da  daha çok motive ediyor ve savaşmanın verdiği gururu zaferlerle süslüyordu. Söke söke gelen bu galibiyetler sakatlık gibi tatsız bir haberi de beraberinde getiriyordu. İbrahim, Ersan gibi önemli skorerler en kolay maç olan Katar karşısında dinlendiriliyor, tekrardan dirilen 12 Dev Adam ise günü kurtarmakla yetiniyor ve sadece galip gelecek kadar oynuyordu. Turnuva boyunca oynadığımız dört maçın üçünü 76 sayı atarak kazanarak kazandık, birini ise 73 sayıyla kazandık. Rakibimizi ise 70 sayıdan civarında tutuyorduk. Savunmanın başarısı hücumu da kolaylaştırıyordu. Yardımlaşarak oynadığımız oyun ise set hücumlarını iyi oynamamızı sağlasa da yine de ara sıra ciddi anlamda oyunda tıkanıyorduk. Oyuncularımızı dinlendirmek bile Ersan’ın Yunanistan ile yapacağımız gurup liderliği maçına yetişmesini sağlayamadı. Takımın en önemli skor seçeneği haline gelen Ersan’dan yoksun olmamıza rağmen o gün sahada inanılmaz bir Serkan Erdoğan vardı. İbrahim’in de tutuk olduğu bir günde takımı sırtladı götürdü. Yunanlar da sert dozunu kaçırdılar, hakemler de göz yumunca, İbrahim’in 72-69 gerideyken attığı kritik üçlük de çemberi turlayıp çıkınca, maçı bu sefer 76 sayı yiyerek, 76-69 kaybettik. Devreyi önde bitirmemize rağmen çıldırtacak derecede kötü oynadığımız üçüncü periyot bizi bitirmişti. Bir üst tura çıkabilir miyiz ümidiyle geldiğimiz guruptan ikinci olarak çıktık. Kimsenin tahmin edemeyeceği üzere ikinciliğe bile üzülmüştük. Aslında bir bakıma gurubu lider bitirmek madalya yolunu çok kolaylaştırıyordu. Bizim için turnuvanın kaderi o gün çizilmişti. Yunanistan’a ise güle oynaya gideceği nispeten dikensiz yol bize ise gayet zorlu bir rota çizilmişti. Çin ile oynayıp rahatça kazanmıştı Yunanistan. Yorulmadan kazandığı maçtan sonra gelen Fransa da antrenman maçından öteye gitmemişti Yunanistan için. Tam anlamıyla ısınarak çıktığı yolda en büyük engel olan ABD’yi devirerek turnuvanın en büyük sürprizine imza attı. Biz tam kadro olamadığımız için Amerika’yı yenemeyebilirdik. En azından madalya yolunda şansımız olacaktı. Dünya 3.sü olmak hiç fena sayılmazdı. Öncelikle, çeyrek finale kalma maçında çok zorlu geçen maçtan sonra Slovenya’yı son dakikalarda attığımız beş üçlükle dağıttık ve 86-81 öne geçtiğimiz karşılaşmada, taktik faulleri de kaçırmayarak 90-84 kazandık.

2002′de gelen 9.luktan sonra en kötü 8. sırada yer alacak olmamız güzel bir gelişmeydi. Dört beş oyuncusu sakat sakat oynayan takımımız çok güçlü Arjantin’e sadece 1.5 periyot dayanabilmişti. Çok tecrübeli ve tam kadronun yanı sıra sağlıklı da olan tangocular karşısında iyi mücadele ettik devreye kadar. Daha sonra tecrübeleriyle maçı kopardılar, götürdüler. 83-58. Kaderimiz bu yüzden gurubun son maçında çizildi demiştim. Çin ve Fransa, Slovenya ve Arjantin’e göre kat kat tercih edilecek bir takımlardı. Bu arada Arjantin’i geçmiş olsaydık bile bir sonraki turda bambaşka büyük bir bela olan İspanya ile oynayacaktık. Önüne geleni eziyordu İspanya ve Litvanya’yı da süpürmüştü. Sıralama maçı için tekrar karşılaştık. İlk maçın şans olduğu düşünülüyordu. Sıralama maçının önemi kalmadığı düşünülse de, yaygın kanının aksine sıralama maçlarına tüm ülkeler çok önem veriyordu. Takımımız da bir yarı final karşılaşması oynar gibi iyi başlamıştı. Fakat ne olduysa, takım resmen dondu kaldı. Litvanya maçı istediği gibi oynuyor ve farkı açıyordu. Devrede sadece 23 sayı, üçüncü periyot sonunda ise 40 sayı bulabilmiştik. Son iki dakikasına kadar yine en ufak hareket yoktu takımımızdan. Hangimiz bilebilirdik ki son iki dakikayı beklediklerini?

65-53 geride girdiğimiz maçta önce Kerem Gönlüm kritik iki serbest atışı sokup 67-60′a getirdi. Yetmedi top çaldık, 69-65′e de getirdik. Maciajuskas, rakibin en etkili silahı 72-65 yaptığında sadece 58 saniye vardı bitime. O anda herhalde pek çok kişi ümidini kaybetti, belki de televizyonu kapadı. Ender’in iki atışı ardından Ersan topu çaldı ve tekrar üç sayıya indi fark. 74-71 oldu ve vakit kaybetmeden 15 saniye kala faul yaptık. 75-71 olduktan sonra Ender içeri yüklenirken faul yapıldı. İlk atışı soktuktan sonra ikincisi kaçtı, biz moral bozukluğuyla hayıflanırken top ellerden sekerek bir anda dipte tekrar Ender ile buluştu. Ender düşünmeden salladı ve yine tarih yazmaya ve inanılmazı gerçekleştirmeye başladı milli takım. 12 Dev Adam adeta yeniden doğmuştu. Hem de bu sefer genç ve 10 kişinin görev aldığı aktif bir kadroyla. Öylesine bir baskı kurduk ki 75-75′in şokundaki Litvanyalılar son topu da kaptırdılar. Mucizenin gerçekleşmesine engel olan, Ermal’e yapılan bariz faulu görmeyen Petr Sudek oldu. Sloven Petr Sudek’in milli takımını yenmemiz kendisini ruhsal olarak hırpalamıştı belki de. Mucizeye engel olamayacak ve sadece beş dakika daha erteleyecekti. 30 dakikada 40 sayı atan takım, 10 dakikaya 35 sayı sığdırarak belki de bu alanda bir rekor kırmaktaydı. Mucizenin uzatma perdesinde Ersan şov başladı. Blok, ribaund, smaç ve asistleriyle o başta olmak üzere tüm takım şiir gibi oynadı. 20 sayı da uzatmada atarak 15 dakikada, 55 sayıyla rekor kırdı. 95-84 kazanarak Litvanya’ya bir kez daha ders verdik o turnuvada. Bu maç bize pahalıya patladı ve takım turnuva sonunda revire dönmüştü. Sakat sakat oynayan Ersan, Ender, Engin’in yanı sıra, Serkan ve İbrahim’in tamamen dinlendirilmesi sonucu Fransa’ya bir kez daha şansımız tutmadı ve 59-64 kaybederek Dünya 6.sı olmayı başardık.

Bu genç kadroyla buralara gelen, hatta Yunanistan’ı yenebilseydik madalya için yarışabilecek, sakatlıklara rağmen buraya kadar gelmiş genç bir takıma, uyum sağlayarak gelecek Mehmet Okur ve Hidayet Türkoğlu’nu da katınca güzel hayaller çok da uzak görünmüyordu. FIBA tarafından verilen Wild Card’ı en iyi değerlendiren takım olmuştu Türkiye. 2010 öncesinde buralara boşuna gelmediğini gösterircesine oynadık. İspanya ise bana göre şampiyonu belirleyen maçta son topu çemberden çıkan Arjantin’i eleyerek finalist oldu. En önemli oyuncusu Paul Gasol‘den yoksun İspanya, ABD’yi eleyerek gelen Yunanistan’a basketbol tarihinin en acı derslerinden birini verdi. 70-47 galip gelerek şampiyon oldu. 2001′de yendiğimiz ve hemen altımızda turnuvayı 3. bitiren o İspanya, NBA oyuncuları ve diğer oyuncularıyla tam bir takım olarak, oynadığı basketbolla bütün turnuvalarda rakiplerine karşı psikolojik üstünlük sağlayacak derecede iyi bir jenerasyonun meyvelerini topluyordu. Bu turnuvadan sonra Tanjevic’e övgü yarışı başlamıştı medyada. 2005′de neredeyse idam sehpasına çıkardıkları antrenörü şimdi gördükleri yerde öpecek kadar abartmışlardı. Bu sululuk devam ederken artık NBA’deki oyuncularımızdan beklenen bu takıma ağabeylik etmeleri ve gelip takım oyununa katılmalarıydı. Tekrar yakalanan umut rüzgarı ve elde edilen sonuç yelkeni 2010′a kadar götürecek miydi? Yaklaşmakta olan şampiyona öncesi turnuvalarda artık hedefimiz sürekli üst sıralarda kalmak ve madalya için savaşmak mı olacaktı? 

DEVAM EDECEK…


Mert Uyar tarafından yazılan son 5 yazı

Kategori: Basketbol

Etiketler:

Yazar Hakkında:

RSS3 Yorum

Yorum bırakın | Trackback URL

  1. akın diyor ki:

    Olm Litvanya maçını izlemek istedim yaa çok heyecanlı anlatmışsın devamı çabuk gelsin:)

  2. Deniz Kutsal diyor ki:

    Aynı fikirdeyim!

    Merdo eğer anlatımları sadece hafızandaki bilgilerden yazmıyorsan maçları dvd ye kaydettiğini düşünmeye başlayacağım (:

    Bizlere o anları tekrar ayrıntılı yaşattığın için teşekkürler! Yazılarının devamını bekliyoruz..

  3. mert diyor ki:

    valla dvdye kaydetmedim. ama dvd aklımdaymış :) iyi yılları hatırlıyorum da kötü yılları çok detaylı hatırlamıyorum. 2009 da herşeye rağmen akıllarda iyi hatırlanacak bir yıl oldu. şampiyon ve finalisti yenen tek takım.

Yorum bırakın




Eğer yorumunuzda resminizin görünmesini istiyorsunuz. Gravatar'a üye olmalısınız..