2010 Dünya Basketbol Şampiyonasına Bir Kala (I)

Kendimi bildim bileli sporu severim ve sadece izlemekle yetinmeyip elimden geldiği kadar her türlü spor dalını oynamışımdır. Neredeyse hepsini severim ama içlerinden bir tanesi diye sorulsa, cevabım kesinlikle ‘basketbol’ olur. Tabii ki zevkler ve renkler kişiye özgüdür ve sorgulamak olmaz, yanlışı doğrusu olmaz ama benim sorgusuz sualsiz en favori sporumdur. Öylesine severim ki, sokakta oynanan herhangi bir maçı bile takip edebilirim. Neden bu kadar severiz bilinmez, benim basketbol sevgim gibi dünyada başta futbol olmak üzere pek çok insan belirli spor branşlarına tutku derecesinde bağlanır. Bir sporu sevmede bir oyuncu da ana etken olabilir. Pele ve Maradona yıllarca pek çok insanın futbolu sevmesine sebep olduğu gibi, Michael Jordan da bu bayrağı basketbolda taşıyan adamdır. Nedensiz de sevilebilir. Bana hem heyecanı hem de spektakülaritesi nedeniyle hep cazip gelmiştir basketbol. Anavatanı Kuzey Amerika olan bu spor, çok uzun yıllar ABD‘nin tekelinde gitti. Daha sonra dünya çapında en çok takip edilen ve kitleleri peşinden sürüklemeyi başaran 2. spor dalı oldu. Hala da olmaya devam ediyor.

Ülkemizde Beyaz Gölge dizisiyle pek çok kişinin tanıdığı basketbolla tanışmam 90′ların başında hala tek kanal olan TRT‘nin NBA Action programını haftada bir yayınlamasıyla başladı. O zamanlar o bir saatlik programı bile izleyerek kendimden geçiyordum. Hele de haftanın en iyi 10 hareketi ya da Jordan‘dan inanılması güç hareketler, olağanüstü smaçlarla evde kirişlere az smaç vurmadım. Türk basketbolunun gelişmesi de 90′lı yıllarda olmuştur, daha doğrusu hep gelişme gösteren bir çizgi izlemiştir ama 90′ların sonunda patlamıştır. İlk defa uzun yıllar sonra çok umut bağlanan bir 79 jenerasyonu bekleniyordu. Zaten her zaman Avrupa Şampiyonası finallerine katılmayı başaran Milli takım artık orada tur atlamak ve son 8 takıma kalma hesapları yapar olmuştu. 1998′de Türkiye, yaptığı sunumu başarılı bulunarak 2001 Avrupa Basketbol Şampiyonası düzenleme hakkı kazandı. 1999′da Fransa’da düzenlenen şampiyonada Hidayet Türkoğlu, Kerem Tunçeri, Mehmet Okur ve Kaya Peker gibi gençleriyle göz kamaştıran Türkiye, ev sahibi Fransa‘nın oyun dışı her türlü yola başvurmasına rağmen az daha yarı finalist oluyordu. Her şeye rağmen son hücumda Haluk Yıldırım‘ın dipten attığı 3′lük çemberden dönünce, 66-64 kaybederek, yarı finalden olmuştuk. Şanssızlığımızı kırmak anlamında 2001′i çıkış yolu olarak görüyordu tüm basketbol otoriteleri. Yeni bin yılın ilk Avrupa Basketbol şampiyonasına ev sahibi olarak başladığımız turnuvada mutlak favori olarak gösterilmek oyuncularımızda ciddi baskı yarattı. Bu baskıyı ilk rakibimiz Letonya karşısında fazlasıyla hissettik. Basketboldan anlamayan ulusal basın Letonya’yı yerin dibine sokmuştu. Halbuki taş gibi sağlam bir takım vardı karşımızda. Basketbolda yapılması gereken ne varsa rakibimiz yapıyordu, biz ise elimiz ayağımıza dolanarak bireysel çabalarla maçı götürdük. Rakibin son saniye şutu çemberden çıkınca 85-82 galip geldik. Kaza geliyorum demeye kalmadan ertesi gün resmen hırpalandık. Slovenya tarihindeki en sert savunmalardan birini o gün bize karşı gösterince, 71-57 yenilerek şaşkına döndük. Bir sonraki rakip, yepyeni bir jenerasyon ile turnuvaya gelen ve 2001′de şu anda dünyayı kasıp kavuran takımın temellerini atan İspanya‘ydı. 3. maçta elenme tehlikesiyle karşı karşıya kaldık. Klasik Türk özelliklerine sahip olan bu takım, yumurta kapıya gelince oynamaya başladı. Maça öylesine konsantre olmuştu ki milli takımımız, nam-ı diğer 12 Dev Adam‘ımız, saldırdıkça saldırıyor, sayı şansı tanımıyor ve kolay sayılarla rakibi nakavt ediyordu. Son periyoduna 70-55 önde girdiğimiz maçı herkes kazandık zannederken, İspanya bize kimsenin maçları altın tepside hediye etmediğini gösteriyordu. O kadar geriden gelerek 73-72 öne geçen İspanya, herkesin paniklemesine sebep olduysa da bireysel çabalarla 84-78 kazanmayı başardık. Böylece, elenmekten kurtulup grubu da lider bitiriyorduk. Ankara’daki grup maçlarından sonra benim de bilet aldığım İstanbul ayağı ve finaller başlıyordu. Grubu 2. ve 3. sırada bitiren İspanya ve Letonya çapraz eleme maçı oynuyor ve çeyrek finallere kalmayı başarıyordu. Çeyrek final bir ilk değildi ama beklentiler artmıştı. Takımın kendine güveninin geldiği düşünülerek artık işin daha kolay olduğu yüce! basınımızca dile getiriliyordu. 1999′dan başlayarak müthiş bir rekabete gireceğimiz Hırvatistan çeyrek finalde rakibimizdi. Giricek, Mulaomerovic, Prkacin, Kovacic, Vujcic ve kalan tüm oyuncuları da önemli yıldızlardı. Dağılan Yugoslavya‘nın, Yugoslavya’dan sonraki en başarılı ülkesiydi.

1992′de ile final oynamış kadrosu milli takımımıza tarihinin en farklı mağlubiyetini tattırmış, şansımızın tutmadığı bir ülkeydi. Maça rezalet başladık. Grup maçlarındaki halimizden bile beterdi oyunumuz. Abdi İpekçi’de protestolar yükselmeye başlamıştı. Hakemler de takdir haklarını Hırvatlardan yana kullanıyor, düşene bir tekme de onlar vuruyordu. Takım oyunundan eser yoktu. Devre arası oldu. 44-28 bitmişti. Belki toparlanırız derken durum daha da kötüye gidiyor, 3. periyot biterken Hırvatlar, Mulaomerovic ile 19 sayı farkı buluyordu.

İşte sahada ne olduysa o anda oldu. 2 dakika kala gelen molada neler konuşuldu bilinmez ama Aydın Örs’ün haşlamasını tribünden duyabiliyorduk. Hırvatların da gaza getirdiği başta Mirsad olmak üzere bütün takım delirmiş boğa gibiydi. Acaip bir 11-1 seriyle fark 19′dan 9′a düştü. Şutör bir takım olduğumuzu son çeyrekte hatırladık. Özellikle çeyrek sonunda İbrahim’in el üstü 9 metreden 3′lüğü sokmasıyla yavaş yavaş tüm salon çıldırmaya başlamıştı. Oyuncularımız insan azmanı gibilerdi. 57-45 geriden 62-60′a gelene kadar hep üç sayı bulduk. Salon delirmişti. Oyuncularımız, birbirlerinin yakalarına yapışıyordu. Suratlarındaki ifade hakemi bile korkutmuş olsa gerek ki kavga ettiklerini sanarak maçın hakemi Fransız Dorizon oyuncularımızı ayırmaya kalkmıştı. İlk kez öne geçmemizde Mehmet Okur’un arka arkaya attığı 7 sayıyla etkili oldu. İspanya maçından sonra, geleceğin NBA All-Starı Memo olacak genç yıldız bir kez daha sahnedeydi. Rüzgarın bizim lehimize olması maçı koparmaya yetmemişti ama maçı başa baş noktaya getirdiğimiz nokta düşünülürse, tarih yazmakta olduğumuz açıktı. Maçı Mirsad‘ın tek atışı uzatmaya taşıdı. O anda, salondaki sessizlik ve tutulan nefesi gerçekten hissetmiştim. Nefes alamıyorduk tam anlamıyla. Uzamaya götüren Mirsad, Mirsad’lığını yaparak gidip Hırvat oyunculara cevap vermesi tansiyonu iyice artırdı. Patlamaya hazır aşırı motive olmuş oyuncularımızın uzatmadaki mücadelesi maçı da bize getirdi. 87-85 kazandığımız bu maçla yarı finalist olduk ve dünya şampiyonasına ilk defa katılma hakkı kazandık.

Bu maçı özellikle vurgulama ihtiyacı hissettim. Oyuncularımızın takım olmaya en yakın maçıydı bu. Bireysel olarak sayı buluyorduk ama hiç olmazsa mücadele ediyorduk. Almanya, yarı finalde rakibimizdi. Süper yıldız Nowitzki etrafına kurulmuş rolünü iyi bilen oyunculardan kurulu bir takımdı. Bütün maç başa baş ama Almanya kontrolünde gitti. Oyunun sonlarında kontrolü ele aldık ve kazandık derken bile tepetaklak duruma gelmeyi başardık. Hidayet’in son saniyede mucize üçlüğüyle maçı uzatmaya götürdük. Yine son saniyelerde heyecandan tırnaklarımızı yerken, Hidayet son topu başarıyla kullandı ve 79-78 galip gelerek finalist olmayı başardık.

Yine mucizelere imza atarken, şansımız da bizleydi. Adı 12 Dev Adam olan takımımız maalesef iki, üç oyuncumuzun eline bakıyordu. Mehmet Okur da sakatlanarak finalde takımdaki yerini alamadı. Çok tecrübeli Yugoslavya ise bir jenerasyon ile son turnuvalarını oynuyordu. 2002′deki şaibeli Dünya Şampiyonlukları onların da son kupası oldu! Finalde oyuncularımız uzatmalı maçlar oynayarak geldiği için son derece yorulmuştu. Bir iki gün arayla çok yorucu maçları 6-7 oyuncuyla oynamak fiziksel olarak bitirmişti. İyi mücadele ettiysek de tecrübesizlik ve yorgunlukla kupayı son beş dakikada kaçırdık. Tarihi başarı elde etmiştik. Jenerasyonumuz çok yetenekliydi. Şutördü, uzundu, yetenekliydi ama bu gelen başarı ayaklarımızı yerden kesti.

2002 Dünya Basketbol şampiyonasında da aynı oyunu ve mücadeleyi bekleyen Türk halkı feci yanıldı. Küçümsenen rakiplere karşı üst üste alınan bazı şanssız mağlubiyetler de takımın moralini bozmuştu. Dahası takımda ayrışmalar, küslükler, çocukca hareketler, oyun içinde tavır yapmalar ve ciddi bir anlaşmazlık baş göstermişti. Herkes basketbolu bırakmış ve takımdaki kişisel sorunlara odaklanmıştı. Böyle kötü durumdaki bir takım ancak 9. sırada yer alabildi. Kendimizi o kadar dev aynasında görmüştük ki, dünya şampiyonasındaki ciddi rakipler bize ders vermişti. Kendi kendimizin en büyük rakibi haline gelmiştik. Takım içinde kalması gereken türde kavgalar basın yoluyla yapılıyordu. Sorunlar yumağı 2003′de de devam etti. Gruptan çıkarken Yunanistan’a kaybettik fakat Ukrayna ve aramızda ciddi rekabet oluşan Hırvatistan’ı tam bir sinir harbinden sonra yenmiştik. Maç sonrası oyuncular ve taraftarlar arasında da oldukça büyük gerginlik yaşandı.

Çapraz eşleşmede 2002′den sonra kolu kanadı kırık eski Yugoslavya, yeni Sırbistan Karadağ vardı. Takım içi sorunları aşamadık ve 80-76 yenilerek çeyrek finali göremeden turnuvaya veda ettik. Zaten Sırbistan Karadağ da çeyrek finalde 2003′ün şampiyonu ile eşleşti ve fark yiyerek elendi. Sorunlarla boğuşan ve sahada basketbol adına hiç keyif vermeyen Türkiye’nin de hali, büyük ihtimalle farklı olmayacaktı. 2003 bir dönemin sonu oldu ve Aydın Örs başarısızlığın ardından istifa ettiğini duyurdu. Örs ile birlikte yardımcı antrenör Çetin Yılmaz, Tolga Öngören ve Murat Özyer de milli takımı bıraktı.

Devam Edecek…


Mert Uyar tarafından yazılan son 5 yazı

3 Yorum

akın  on Ekim 22nd, 2009

@mert
Beni o günlere götüren güzel bir yazı olmuş.Yazı dizisinin devamını sabırsızlıkla bekliyorum.Eline sağlık.

mert  on Ekim 24th, 2009

@Ako
teşekkür ediyorum. devamı da geliyor. geçmişe de dönük olması iyi oldu. umarım 2010 geçmişten ders aldığımız güzel bir turnuva olur.

nermin sayım  on Kasım 15th, 2009

fevkaledenin fevkinde.

Yorum Bırakın