Süper Kupa Atletico Madrid’in!

Atletico Madrid Inter’i 2-0′lık skorla mağlup ederek Süper Kupa’nın sahibi oldu.

Şampiyonlar Ligi Şampiyonu ile UEFA Avrupa Ligi Şampiyonunu karşı karşıya getiren mücadelede İtalyan devi Inter ile İspanyol ekibi Atletico Madrid karşı karşıya geldiler.

Dev mücadelede Atletico Madrid Inter’i 2-0′lık skorla mağlup ederek UEFA Süper Kupa’nın sahibi oldu.

Karşılaşmada Atletico Madrid’e galibiyeti getiren golleri 62. dakikada Jose Antonio Reyes ile 83. dakikada Kun Agüero kaydetti. İki takımda tarihlerinde ilk kez Süper Kupa Finali oynadılar ve Atletico Madrid ilk kez Süper Kupa’yı müzesine götürdü.

Beşiktaş’ın Rakipleri Belli Oldu!

UEFA Avrupa Ligi`nde grup maçlarının kura çekimi Fransa`nın Monaco kentinde yapıldı.

İşte Beşiktaş`ın mücadele edeceği L grubu:

Porto (Portekiz)
Beşiktaş
CSKA Sofya (Bulgaristan)
Rapid Wien (Avusturya)

UEFA Avrupa Ligi`nde grup maçları 16 Eylül`de başlayıp, 15-16 Aralık`ta sona erecek. Her takım kendi evi ve deplasmanda rakipleriyle karşılaşacak ve gruplarda toplam 6`şar maç yapılacak. Maçlar sonunda gruplarında ilk 2 sırada yer alacak ekipler bir üst tura çıkacak.

Ben kuradan memnun kaldım. Beşiktaş’ın, Porto da dahil olmak üzere her takımı içerde-dışarda yenebileceğini düşünüyorum. Eldeki kadro buna müsait. Bir de kaliteli bir santrfor takviyesiyle Beşiktaş, şansın da yardımıyla Dublin’e kadar gidebilir. 

UEFA Avrupa Ligi’nde Kara Gecemiz

UEFA Avrupa Ligi play-off turu rövanş maçları tamamlandı. Temsilcilerimizden Beşiktaş, HJK Helsinki’yi eleyerek gruplara katılma hakkı kazanırken, Trabzonspor, Liverpool’a, Galatasaray, Ukrayna temsilcisi Kaparty Lviv’e ve Fenerbahçe‘de Yunanistan temsilcisi PAOK’a elendi.

Gecede turu geçen ve yüzümüzü güldüren tek takım HJK Helsinki’yi deplasmanda da 4 - 0 yenen Beşiktaş oldu. Bu sonuçla Beşiktaş, UEFA Avrupa Ligi’nde gruplara katılmaya hak kazandı.

Galatasaray, ilk maçta 2 - 2 berabere kaldığı Ukrayna temsilcisi Karpaty Lviv karşısında son dakikada 1-0 öne geçmesine rağmen 90+3′te yediği golle Avrupa’ya veda etti.

Fenerbahçe ise Yunanistan temsilcisi PAOK ile oynadığı ilk maçta aldığı 1-0′lık yenilginin rövanşında 1-0 öne geçmesine rağmen normal sürede başka gol bulamadı ve maç uzatmaya gitti. Uzatma dakikalarında rakibin golüne engel olamayan Fenerbahçe de Avrupa kupalarına veda etti.

Trabzonspor ise ilk maçta 1-0 yenildiği İngiltere’nin dünyaca ünlü takımı Liverpool karşısında 1-0 öne geçmesine rağmen müsabakanın sonlarına doğru yediği gollerle 2-1 mağlup oldu ve Avrupa’ya veda eden 3. takım oldu.

Şampiyonlar Ligi’nde Rakipler Belli Oldu!

Bursaspor’un Şampiyonlar Ligi’ndeki rakipleri belli oldu. Manchester United, Valencia ve Glasgow Rangers’la aynı grupta yer alan temsilcimizin son torbadan iyi bir gruba düştüğünü söyleyebiliriz.

Şişko Parmaklara iPad

Japon Sumo Federasyonu (JSA) 60 adet iPad’i ülke genelindeki 51 Sumo Eğitim Merkezine dağıtma kararı aldı. Nedeni ise çok basit: İletişimi sağlamak. Sumo güreşçileri parmaklarının şişmanlığı nedeniyle cep telefonu tuşlarına basamıyorlarmış ve bu nedenle telekominikasyonda problemler yaşamışlar.

Aslında bu işin başlangıcı Japonya’da bir suç olayına dayanıyor. Güreşçiler yasa dışı olarak bahis oynamakla suçlanıyorlar. Japonya’da bahis oynamak ciddi bir suç. Bu nedenle bir soruşturma başlatılmış fakat sonuçsuz kalmış, çünkü sumo liderleri arasındaki iletişim sorunu soruşturmayı ilerletemiyormuş.

Sumo güreşçileri telefon kullandıklarında bir defada üç tuşa birden basıyormuş. Bu sorunun çözümü için sumo güreşçilerine büyük tuş takımı olan son model iPad’ler dağıtıldı. Böylece hem telefon, hem mesaj, hem de e-mail yoluyla sumocular arasında iletişim çözülmüş oldu. Sumocular haklı, parmakları kadar telefon yaptıklarında kimse onları düşünmemiş. Onlar için iPad’lerle dolaşmak, bizim cep telefonuyla dolaşmamızla eş değer.

NTVSpor’u Hiç Tam Kadro Görmediniz (:

 

Tam Kadro NTV Spor - Koca Kafalar from Dogus Yayin Grubu on Vimeo.

Special Thanks to Aylin.. ve tabiki Grafiti 2000 ekibine.. (:

Ahtapot Paul İngiltere Dedi!

2018 ve 2022′de düzenlenecek Dünya Kupası’nın ev sahibi adaylarından biri de İngiltere. Geçtiğimiz günlerde İngiltere’de incelemelerde bulunan FIFA delegelerine tanıtım yapan İngiliz yetkililer son gelen haberlerle bir hayli rahatladı, çünkü “Kahin Ahtapot Paul” 2018 Dünya Kupası için ev sahibini İngiltere olarak belirledi. Paul’ün tahmin gücü düşünülecek olursa, İngilizlerin bir hayli rahatlaması ve kutlamalara başlaması gerekiyor:)

Her ne kadar İngiltere’de hedef 2018 olmazsa 2022 olsa da, asıl amaç 2018 yılını alıp işi bitirmek. Bu nedenle 2022′nin adını anmadan tamamen 2018′e odaklanmış durumdalar. Geçtiğimiz Dünya Kupası’nda hüsran yaşayan Capello ve öğrencileri de işin reklam kısmında boy gösteriyor.

İngiltere’nin Dünya Kupası adaylıklarındaki en büyük avantajı ise tabiki ülkenin geneline yayılmış harika stadları ve tesisleri. Şu an kullanımda olan bu stadlar ve tesisler çok iyi durumda olduğu için yeni inşaatlar yapma gereği de duyulmuyor. Az ve yeterli tamiratlarla bunların Dünya Kupası için hazır olacağı belirtiliyor. Ayrı bir futbol dünyasını içinde barındıran ülkenin bu avantajları FIFA delegelerini olumlu yönde etkiliyor.

İngiltere’ye adaylıkları konusunda yardımcı olan resmi elçileri de var. Futbolculardan David Beckham ve Rio Ferdinand, 2008 Formula1 şampiyonu Lewis Hamilton ve şarkıcılardan Noel Gallagher ve Sting gibi.

Rusya’da Herşey Dünya Kupası İçin

2018 ve 2022′de düzenlenecek Dünya Kupası için ev sahibi adaylarından Rusya, diğer adaylardan bir adım öne geçmek için herşeyi göze almış durumda.

FIFA’dan gelen delegeleri ağırlayan Rusya Başbakanı Vladimir Putin, Dünya Kupası’nın ülkelerinde yapılması halinde vizeleri kaldırabileceğini belirtti. Bu konuda extra hükümet garantisi veren Putin, Dünya Kupası’nı izlemeye gelecek seyircilerin ülkeye giriş için vize almalarına gerek olmayacağını belirtti. Böylece şampiyona boyunca ülkeye maçları izlemeye gelecek olan futbolseverler sadece pasaportlarıyla giriş yapabilecekler ve vize zahmetinden de kurtulacaklar.

Hatırlarsanız, 2008 yılındaki Şampiyonlar Ligi finali Moskova’da oynanmış ve taraftarlar ülkeye giriş yaparken vize almamış, sadece pasaport ve maç biletlerini göstermişti. Bu uygulama zamanında çok takdir toplamıştı. FIFA delegeleri, bundan çok daha büyük bir organizasyon için hükümetin yine aynı uygulamaya gitmesini çok önemli ve memnuniyet verici olarak nitelendirdiler.

“Yeni Umutlar Yeni Shipperley’ler”

Bu post Sevgili Dostum Orçun Eryılmaz’a ithaf olunur. Büyük ihtimalle yazdıklarım çoğunluk için birşey ifade etmiyor ama tamamını okuduğunuzda belki sizin de hayatınızda Shipperley’ler olduğunu farkedebilirsiniz. En azından ben ve Orçun, bundan 13 sene önce Championship Manager’ı elimize aldığımızda ve bir Neil Shipperley furyası başladığında, ikimizden birinin şu an bu yazıyı yazacağını elbette hiç tahmin etmemiştik.

Şöyle izah edeyim.. Bahsettiğim 1997-1998 sezonuna takriben, Orçun Eryılmaz Galatasaray’ın başındayken Crystal Palace’tan Neil Shipperley’i ve Scunthorpe United’dan Mark Forrester’ı kadrosuna katar. O zamanların deyimiyle CM şimdiki kadar karmaşık değildi. Ucuz yıldız dediğimiz oyuncular daha revaçtaydı ve emin olun o adı sanı duyulmamış yeteneklerle taraflar şimdiki Football Manager’dan daha ateşli maçlara sahne olurdu. Benim Fenerbahçe takımım hakkında en ufak bir hatıram yok ama Orçun yönetimindeki Galatasaray, 1998 CM sezonunda efsane bir hal alır. Oyun editörleri 1994 senesinin Romario-Bebeto’sunu yaratmak isteseler bu kadarını yapamazlardı. O sezonun kayıtlı halinin olmasını isterdim. Forrester şov yapardı ama damgayı vuran başlıktan da anlaşılacağı gibi Shipperley’di.. Tezahüratı da “Yeni Umutlar Yeni Shipperley’ler”..

Bizim için yukarıdaki kelime bütünlüğü namını yıllar yılı yürüttü. Belki Türkiye sınırlarında kimse O’nun adını bile duymadı ama interaktif teknoloji!.. Türkiye’de birileri hala Shipperley’i hatırlıyor, uğruna tezahürat bile yapmışlar ve şu an SporLog sayfalarında (:

Şimdi ise O bizim meşhur Shipperley geldi çattı karşıma. TheOffside.com sitesi manşetinde hayat hikayesiyle ve önce-sonra diye resmedilen fazla kilolarıyla yer verdi oyuncuya. Yazıyı görünce geçmişte ailecek çekilen VHS videoları izlemiş gibi sahiplendim konuyu. Resimde de göreceğiniz gibi kilolarıyla ünlü Ronaldo artık hak getire. Bizim Shipperley görünüşüyle eskisinden çok farklı. Canladırdığımız umut emsalinden oldukça uzak. Daha da önemlisi bu benim O’nunla ilgili bir fotoğrafı ilk görüşüm, aşinalık sadece isim çağrışımı (:

Shipperley yıllar yılı bize ne kadar umut oldu ya da O’nun umut dolu tezahüratları kime ne ifade etti? Belki hiç birşey ama yakın geçmiş unutulunca bize şunu hatırlattı: umut biziz ve O’nu yaşatan bizim ufak anları sonsuza çevirdiğimiz dostluğumuz. Eğer Orçun ile halen dost olmasaydık belki bu yazı daha anlamlı olurdu, neyseki biz şanslıyız.. Forrester yardımcı oyuncuydu, peki kimler içindeki Shipperley’i yıllar yılı yaşatıyor ve geriye dönüp eski resimlerle mutlu oluyor? 40 sene sonra dahi kulağımda yankılanacak bir nedensiz, bir nedenili iki isim var: Shipperley ve Umut..

Ayrıntı Orta Sahada, Sorun Mesafede, Husumet Aşıda Gizli

Dün akşam izlediğimiz derbi kesinlikle sıradan bir maç değildi, son zamanlarda sehir zevki en yüksek karşılaşmalardan biriydi. Trabzonspor’un Şenol Güneş yönetimindeki modern futbolunu, Fenerbahçe’nin Aykut Kocaman’la etkili mücadelesini ve sahada tüm bunlar yaşanırken centilmenliği & kaliteyi üst seviyede tutmayı amaçlayan futbolcuları ve tabiki Trabzon seyircisini kutlamak gerek.

3-2 ev sahibi takımın galibiyetiyle sona eren güzel maçla sadece bir sporsever olmanın mutluluğunu yaşamadık aynı zamanda FUTBOL adına çok tartışılan orta saha konusunda önemli bir yargıya ulaştık;

Örneğin Cristian Baroni, Selçuk Şahin gibi futbolcuları tartışmak yerine sadece yeşil sahadaki MESAFELERİ düşünün. O futbolcuları eleştirirken aslında neden eleştirdiğimiz; oynamadıkları futbollarında değil kendilerine atılan pasların altında gizli. Pasın yeşil çimlerde süzülüş anında, momentum!

Küçükken ilk topla buluştuğumuzda halen zihnimizde canlandırdığımız hocamız bize neyi öğütler? “TOPU ÜSTÜNE BEKLEME TOPA HAMLE YAP” O zaman iyi futbolcu kötü futbolcu ayrımını ayırt etmek için dün akşamki zevkli derbi sonunda iyi bir nüans yakaladık. Eğer profesyonel bir futbolcu -hele hele bir orta saha oyuncusu- kendisine atılan pasa hareketlenmiyor, aksine geri geri çekilip futbolun en esas doğası TOPTAN uzaklaşıyorsa ortada kesin eksiklik var demektir. Dünyada saniyenin onda birinde rekorların kırıldığı spor dalları varken, atılan pası üstüne bekleyen oyuncu sadece zamanını boşa harcar, top ona gelince ne yapacağını bilemediği için süre kazanmayı çalışır ve kendine güveninden yoksundur.

Aynı durum Galatasaraylı Mustafa Sarp ve Barış Özbek içinde geçerli. Fenerbahçe ve Galatasaray gibi iki güzide kulüpte sözünü ettiğim oyuncuların tartışılma nedeni bundandır. Ve anladığım önemli bir nokta daha: karşı takımın etkili oyuncusundan çok takımlara zarar veren asıl neden, kadrosunda yer alan güvensiz futbolcularıdır. Malesef, biz bırakın o tür oyunculardan uzak durmayı, onları ilk onbirde maaşlı futbolcu yapıyoruz. Bence özellikle iki büyük kulübümüzün öncelikle bu limitli orta saha sorununa çözüm bulması gerekiyor. Emin olun pasa hareketlenen oyuncu tüyosuyla yapılacak transferler doğru transfer olur! Bu konuda kadrosunda yetenekli Ceyhun Gülselam ve Selçuk İnan’dan oldukça verim alan Şenol Güneş’i tebrik etmek lazım.

Veee müthiş spor medyamız içinde kısa bir not! Özellikle son senelerde, sanki birileri basının içine daldı ve çoğunluğa husumet aşısı yaptı.

Dünkü karşılaşmayı izlerken kendi kendime “bu kadar güzel maçtan sonra artık yazacak çirkinlik bulmazlar, izlenen gerçek futbolu met ederler” diye düşündüm ama yanılmışım! Bazıları için Bilica’nın kale içine girmesinin nedenlerini sorgulamak, Şenol Güneş’in modern futbolunu yorumlamaktan daha değerli olmuş; ya da Alex’in Paok maçı için yedek kalmasını Aykut Kocaman’la kavgalıymış gibi lanse etmek, genç kaleci Mert Günok’un cesur performansından daha anlamlı olmuş. Kendine sporsever diyenler ve özellikle kendilerini bu konuda söz sahibi hissedenler futbolun seyirinden keyif almayacakta neden alacaklar? Zaten çabuk galeyana gelen taraftarlara örnek olmayı ve saygıyı empoze etmek yerine her ufak ayrıntıda gizem tohumları ekmek neden? Neden birileri sadece futbolla mutlu olmak varken, mutsuz insanlar arar ve onlarla tatmin olmaya çalışır?

Futbolu, yalan ve husumetle devam ettirmeye çalışanlar hatırlamalıdır ki; futbolu halen spor olarak gören ve onu tarihi, kültürü ve sosyal dayanışmasıyla yaşatmaya çalışanlar var. Onlardan biri Aceto Balsamico’nun Editörü Sevgili Bülent Timurlenk. Kendisini çoğunluk tanıyordur ama O’nu tanımak sadece yazılarını takip etmek değil, yarattığı özgün cümlelerinden önemli alıntılar çıkarmaktır. Bende, Bülent Timurlenk’in spor medyamız konusunda kaleme aldığı çok güzel bir tanımlamasını buraya taşıyarak yazımı noktalıyorum ve çoğunluk için yaşadığı güzelliklerin farkında olmasını diliyorum..

“MEDYA:Araç takip mesafesini, gazeteciliğinde de ayarlamayanlar… Kendi egoları, ihtirasları için kaleme sarılanlar… Mesafeyi kısa tutup, yönetimin, futbolcunun içine dalan, öndeki frene bastığında kaza yapanlar…” Bülent Timurlenk

 Good News and Bad News: Trabzonspor 3-2 Fenerbahçe

Futbolun Gerçek Yıldızları

Bu hikaye hiçbir zaman tezahürat yapılmaması gereken futbol maçlarının hikayesidir…

14-22 Ağustos 2010 tarihleri arasında Hereford’un ev sahipliği yaptığı 2010 Körler Dünya Kupası insanı farklı duyguların içine sürüklüyor.

Dünyanın genelinde futbol maçları samba bandoları, vuvuzela korolorı ve ateşli taraftarların sloganları arasında oynansa da, görme engelli futbolcuların sahada olduğu maçlar tam bir sessizlik içinde geçiyor. Kurallara göre top oyun dışına çıkmadığı sürece izleyicilerin sessizliğini korumaları gerekiyor. Çünkü oyuncuların futbol oynayabilmek için birbirlerinin ve daha da önemlisi topun sesini duyabilmeleri gerekiyor. Topun hareketi esnasında çıkarttığı hışırtı benzeri ses sayesinde oyuncular topun yerini tespit edebiliyorlar.

Tahmin edebileceğiniz gibi futbolun oynanış stili de farklı. Oyuna kısa paslar hakim ve oyuncular çevik ayak hareketleriyle topun ayaklarından 5-10cm’den fazla uzaklaşmasına izin vermemeye çalışıyor.

Büyüleyici ayak hareketleri, yerinde paslar ve topun sesi, oyuna hipnotik bir kalite veriyor. Bütün bunlar da izleyenlerin oyuncuların topu vurdukları yeri görmediği gerçeğini de unutmasına yardım ediyor.

Görme yetisini kaybetmeden önce hevesli bir futbolcu olan Keryn Seal, kendi stilini görme engellilerin oynadığı futbola adapte etmiş. 28 yaşındaki Keryn, doğduğunda kör olmayan diğer takım arkadaşları arasından görme yetisini en geç kaybeden oyuncu. 20 yaşında geçirdiği konjenital göz rahatsızlığı, 2 ay içerisinde görme yetisini kaybetmesine neden olmuş. Futbol, İngiltere milli takımında oynayan Keryn’in hayata tutunmasını ve aktif kalmasını sağlamış.

Dünyanın farklı yerlerinden bu turnuvada buluşan oyuncuların futbol aşklarını ve hayat enerjileri takdir etmemek imkansız. Kupanın oynandığı Hereford’da da onların bu çabalarının takdir edildiği maçların hiç birine bilet kalmamasından belli oluyor.

Kupa hakkında daha fazla bilgiye ulaşmak için http://www.blind2010.com/ adresini ziyeret edebilirsiniz.

 Not: Özge Parlas’a katkılarından dolayı teşekkür ederiz:)

Efes Pilsen World Cup 9

Dünya Basketbol Şampiyonası öncesi son turnuvamızı da oynadık. Artık gelenekselleşen Efes Pilsen World Cup’ın 9.su oynandı. Rakiplerimiz cumartesi akşamı Lübnan, pazar akşamı Kanada ve pazartesi akşamı da Arjantin’di. Bu turnuvanın detayları nedir, kısaca değinelim. Bence maçlardan çok yine Tanjevic ve kararları konuşulur. Biz yine de teknik olarak da neler olmuş bakalım.

Turnuvanın açılışını Arjantin, Kanada ile oynayarak yaptı. Maç Arjantin için rahat geçti diyemeyiz ama çok tecrübeli bir takım oldukları için galip gelmeyi bildiler. Kanada ise, Arjantin’i zorladı ve iyi oyun oynadığının sinyalini verdi. Bizim ilk maçımız ise, Tab Baldwin’in başında olduğu Lübnan ile oldu. Açıkçası, bizim seviyemizde bir rakip olmadığı için bu maça yorum yazmak fazla anlam ifade etmiyor. İyi bir oranla dış şut sokmalarına rağmen 93-72 gibi bir skorla kazandık. Skor dağılımı dengeli oldu. Mücadelemiz üst düzeydeydi. Olumlu yanlarımızı gördük ama denk rakip olmadığı için antrenmandan öteye gitmedi. Yine de takımımız durduğu zamanlarda Lübnan’ı maça ortak etti.

İkinci gün, Arjantin’i çok zorlayan Kanada ile oynadık. Maç beklenenin aksine son derece rahat ve kolay geçti. Tabii ki bunda milli takımımızın çok büyük etkisi var. Sert savunma, iyi mücadele edip rakibin direncini kırdık. Takımca iyi hücum da ettik ve sonuç bu. Hızlı oynarsak kesinlikle rakibin başını döndürüyoruz. Adapte olmakta zorlanıyorlar rakipler. Bir de buna taraftar baskısını eklersek, bu bizim olumlu düşünmemiz için faktörler. Seyirci gücünü arkamıza alabilmemiz önemli. Maçı 84-53 kazandık.

Son gün en önemli sınavımızı verdik. Daha doğrusu veremedik de denebilir. Ginobili olmamasına rağmen turnuvanın favorilerinden sayılabilecek Arjantin ile oynadık. Başabaş giden ilk yarıdan sonra, 3. çeyrekteki oyunumuzla sahayı dar ettik. Farkı bir ara 14 sayıya kadar çıkardık. Son periyoda girerken takımımızda yorgunluk belirtileri başladı. Asla hafife almamamız gerektiğini, son 10 saniyesine beş sayı farkla önde girmemize rağmen, uzatmaya gitmesini engelleyemeyerek anlamış olduğumuzu tahmin ediyorum. Son periyotta Carlos Delfino ve ona yardımcı olan Gutierrez ve Jasen ile önce 81-81′i yakaladı Arjantin. Uzatmada da akıllıca oynayarak maçtan 93-89 galip çıktı ve Efes Cup 9′da şampiyon oldu. Tempoyu düşürdüğümüz son periyotta, yorgunluk etkisiyle de birlikte hücum edemedik. Kaan Kural’ın da analiz ettiği gibi biz yavaş oynayamıyoruz. Bunu da çok net olarak gördük. Rakibi de asla hafife almamak gerektiği de bizim için güzel bir sonuç. Umarım asıl maçlarda, buradan çıkarılmasını umduğumuz dersler işimize yarar ve maç sonu sevinen bizler oluruz.

Son olarak yine ve yine hedef tahtasında Tanjevic var. Diyebilirsiniz ki, ne yapsa yaranamıyor adam. Doğru, yaranamıyor. Bu işin ortası yok mu merak ediyorum. Bir bakıyoruz, iyi oynayan bile beş dakika oynayıp kenara geliyor. Bir bakıyoruz, son maçın son dakikaları, bazı oyuncularımızın ayakta duracak gücü yok ama hala sahadalar. Cenk, Sinan, Cevher, Barış gibi oyuncular kenarda maç izliyorlar. Sahadaki oyuncular zaten tecrübeli. Onlar zaten son dakikaları çok oynamışlar. Neden maçta birkaç dakika daha fazla Cenk ve Sinan oynamaz. Hiçbir sakatlık yaşamayız umarım ama guard rotasyonumuzdan bir kişi daha eksilirse, bu kadar az süre alan Cenk ve Sinan ne kadar verimli olabilir. Ya da bu maçı kaybetmek pahasına Prigioni’nin karşısında Barış Ermiş olsaydı iyi olmaz mıydı?

Onlarca cevapsız soruyla birlikte dört gün sonra büyük mücadele başlıyor. Artık eleştirmek için çok geç. Tek eleştirilebilecek nokta, Tanjevic’in saha içi seçimleri ve vereceği süreler. Umarım oyunun en formda, eli sıcak ismini, herkese forma giydirmek pahasına kenara alıp unutmaz. Teknik ekipte oyuncuları anlayabileceğini düşündüğüm sadece Orhun Ene var. Bu saatten sonra artık başarı için destek vermek gerekiyor. Son sözüm de Ankara seyircisine: Rakip hücumdayken bu kadar sessiz oturmamak gerekiyor. Rakibin, centilmenlik çerçevesinde dikkatini dağıtacak herşeyi yapmak gerekiyor. Evimizin küçük avantajını da kullanalım artık.

Felaket Geliyorum Dedi, Peki Rijkaard’ın hiç hatası yok mu?

Dünkü yazımda, Galatasaray Spor Klübü Futbol takımının yaşadığı formsuzluğun ve aldığı başarısız sonuçların yönetimsel hatalar kaynaklı kısmını detaylı bir şekilde yazmış ve yazımın sonunda değerli okurlarımıza “peki ya Rijkaard’ın hiç hatası olmadı mı?” sorusunu yöneltmiştim.

Öyle ise, bugün çok uzun olmadan işin biraz da Rijkaard kısmına değinelim.

Bana göre Rijkaard’ın hatalarını başlıca 3 ana noktada toplamak yeterli;

1) 4-3-3 Sisteminde şartlar ve oyuncu profili ne olursa olsun ısrar etmesi :

Madde başığına bakılıp, benim 4-3-3′e karşı olduğum kesinlikle anlaşılmasın. Bana göre, 4-3-3 sistemi herzaman en iyi sistem olmuştur. 4-3-3 sistemini iyi oynayan bir takım maç içinde çok rahat değişik varyasyonlara girebilir, oyunu rakip yarı sahaya yıkmak istediğinde 4-2-3-1 ve ya 4-3-2-1 ‘e, skoru korumak istedğinde ise 4-5-1′e geçebilir. 4-3-3′ü iyi oynayan bir takım, saydığım bu diğer dizilişleri de sorunsuz uygulayabilecektir.

Dedim ya, ilk önce 4-3-3′ü iyi oynamak gerekli. Hepimizin bildiği gibi 4-3-3 sistemi, total futbol anlayışı ile birlikte 1970′lerde Hollandalıların icat ettiği bir sistemdir  o günden bugüne kadar futbol anlayışı ne kadar değişse de 4-3-3 sistemi değişmemiştir. Adam markajı yok alan savunması var, koşmak yok topu koşturmak var, bir bölgede çakılı kalmak yok saha içinde yer değiştirmek var, körlemesine atılan uzun paslar yok ayağa kısa paslar var, yavaş oyun yok hızlı oyun var, son olarak savunma çoğu zaman önde kurulduğu için offside taktiği var.

Yukarıda sayfığım özelliklerin hepsini mükemmel yapmanıza tabiki gerek yok, zaten mükemmel yaptığınız zaman 1990′ların Ajax’ı ve Barcelona’sı ile günümüz Barcelona’sı ve günmüz Almanya Milli takımı oluyorsunuz.

Ne var ki, 4-3-3 oynarken bu saydıklarımın en az 3/4′ünü orta düzeyde ve kalan 1/4′ünü de iyi ve ya çok iyi yapmak zorundasınız.  Bu dediğimi yaparsanız en güçlü takımları rahatlıkla yenebilirsiniz ancak yapamazsanız da en zayıf rakibe bile boyun eğersiniz. Bana göre 4-3-3′ün en kötü yanı budur, iyi oynamadığınız gün büyük olasılıkla kaybedeceksinizdir.

Hatırlarsanız geçen sezon başında Galatasaray işin 2/4′ünü yani hücüm bölümünü (hızlı hücum, ayağa pas, topu koşturma) mükemmel yaparken diğer yarısını yani savunma yönünü (offside taktiği, alan savunması) ortanın altında yaptığı için birşeylerin o zamanlarda dahi aksadığı konuşuluyordu. İlerleyen zamanlarda hücum bölgesindeki sakatlıklar ortaya çıkınca, takım da o eski günleri aratır oldu. Kesinlikle unutmamak gerekiyor ki, 4-3-3 ancak ve ancak hızlı, futbol zekası yüksek ve ayağa pas yapabilen oyuncularla oynanabilir.

Bu yüzden, kimilerinin dediği gibi orta üçlünün Barış-Ayhan-Sarp,  Barış-Topal-Sarp, Cana-Sarp-Ayhan ve ya Cana-Sarp-Barış gibi çok koşan oyunculardan kurulması ile 4-3-3 oynanmaz (takımdan ayrılmasına rağmen hala Mehmet Topal ismini belirtmemin nedeni geçen sezonki eleştirilere gönderme yapmaktır).

Dedik ya, çok koşan değil, topu koşturan oyuncular önemli. Dolayısıyla sakatlıklar ve bir türlü sonlandırılamayan transferlerden dolayı şuan için Galatasaray’ın 4-3-3 oynaması imkansız.  Eksikler nedeni ile Galatasarayın Sivas, Bursa ve Karpaty maçlarındaki oyuncu havuzuna bir bakın :

Orta üçlü için : Ayhan (yavaş, pas yeteniği sınırlı), Barış (yavaş, pas yeteneği sınırlı, oyun zekası düşük), M.Sarp (yavaş, pas yeteneği sınırlı), Emre Çolak (hızlı, pas yeteneği orta seviyede, tecrübesiz ve fizik olarak yetersiz, oyun zekası iyi)

İleri Üçlü için : Kewell (yavaş, pas yeteneği iyi, oyun zekası iyi) , Arda (yavaş, pas yeteneği iyi, oyun zekası iyi) Baros (hızlı, oyun zekası iyi, pas yetenği orta)

Geri dörtlüye hiç girmiyorum bile.

Peki bunları biz biliyoruz da Rijkaard bilmiyor mu? Bence o da biliyor. Zaten bilmiyorsa, bugüne kadar Rijkaard’a destek olmakla çok yanlış yapmışız demektir.

Dedim ya, bence Rijkaard’da Elano düzelmeden ya da yerine birisi alınmadan, Cana takıma tam adapte olup Cana ve Elano’nun yanına oyunu çift yönlü oynayan bir oyuncu transfer edilmeden ve Pino takıma katılmadan 4-3-3 sistemi ile takımdan randıman alamayacağının farkında.

İşte hatası da burada, madem öyle niye ısrar ediyor. Niye kadro yapısı tam hazır hale gelene kadar oynanması en basit taktik olan 4-4-2′ye dönüp şu dönemi idare etmeye çalışmıyor.

Gerçekten bunu anlamakta ben de çok zorlanıyorum. En iyisi bu soruyu Rijkaard’a yöneltmek.

2) Yönetime Rest çekmemesi :

Bana göre Rijkaard’ın ikinci büyük hatası, bitmeyen transferler nedeniyle yönetime rest çekmemesi. Ben Rijkaard’ın yerinde olsam, iki La Liga şampiyonluğu, bir Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu, bir Şampiyonlar ligi ve Avrupa Futbol Şampiyonası yarı finali bulunan topu topu 10 yıllık ama dolu dolu olan teknik direktörlük kariyerime zarar verecek bu ortamda daha fazla çalışmazdım, ya da gerekli resti çekerek yönetimi hızlı olmaya zorlardım. Ne yazık ki Türkiye’de bunu yapmıyorsan bu eleştirilere de katlanmak zorundasın.

3) Tercüman Sorunu- Kendisine Düzgün bir Tercüman bulamaması :

Geçen yıldan beri Rijkaard’ın tercüman sorunu devam ediyor. Kendisi, İngilizce konuştuğu ve esas olarak ikinci dili Portekizce olan Mert Çetin’le çok iyi anlaştığını söylese de, ne Rijkaard’ın ne de Mert Çetin’in İngilizcelerinin mükemmel olduğu söylenemez. Bu nedenle, özellikle futbolcuların Rijkaard’a dertlerini çok iyi anlatıp anlatamadıklarından şüpheliyim. Çünkü Mert Çetin her ne kadar bu sezon basın toplantılarındaki yerini Mustafa Yücedağ’a bırakmış olsa da, klübede hala Mert Çetin var.

Bildiğiniz gibi Mert Çetin’in yanlış tercümeleri geçen yıl çok defa polemik konusu olmuştu.

Bu yıl özellikle basın toplantıları ama aynı zamanda saha içi için de, yeni bir isim, eski gurbetçi futbolculardan Mustafa Yücedağ tercüman olarak atandı ve iş tamamen içinden çıkılamaz bir hal aldı.

Geçen Mert Çetin yanlış çevirse bile hiç değilse ya sorunun yanlış sorulduğunu ya da Rijkaard’ın ne cevap verdiğini çoğumuz anlayabiliyorduk. Bu yıl Rijkaard flamenkçe konuşuyor, ancak bu kez de Mustafa Yücedağ’ın Türkçe tercümeleri anlaşılmıyor. Çünkü Yücedağ’ın da Türkçesi çok zayıf. Rijkaard 5 dakika konuşuyor Yücedağ 15 saniye tercüme ediyor, tercüme de ne tercüme! Hani Müjdat Gezen’in meşhur Yugoslav teknik direktör tiplemesi vardır ya, ondan pek bir farkı yok. Hal böyle olunca Rijkaard’a sorulan soruları kendisine nasıl yönelttiği de merak konusu. Tabiki bu dediğimin cevabını tahmin etmek çok da zor olmasa gerek.

Uzun lafın kısası Rijkaard’da bu başarısızlıkta yönetim kadar olmasa da sorumlu ve ne yazık ki böyle önemli bir karakterin de artık kellesi istenmeye başlandı. Umarım işler kısa zamanda rayına girer ve Rijkaard’ın gidişini seyretmek zorunda kalmayız.

Yine kısa ve öz yazmak istedim ama olmadı, sorunlar o kadar çok ki, yaz yaz bitmiyor. Bu uzun yazıyı sonuna kadar okuyan herkese teşekkür ederim.

Felaket Geliyorum Dedi!

Galatasaray Spor Klübü futbol takımı, tarihinin en kötü sezon başlangıçlarından birini yaparak, Süperligin ilk iki haftasında puan alamazken, işin Avrupa Kupası ayağında da Karpaty Lviv gibi adı sanı duyulmamış bir takıma elenme noktasına gelmiş durumda.

Önümüzdeki bir hafta içinde olması muhtemel durum ise, Galatasaray’ın önce Karpaty Lviv’e elenip ardında da Eskişehir deplasmanından malubiyetle ayrılması. Bunu tahmin etmek için falcı olmaya gerek yok, Galatasaray takımı şaun Sportoto Süper Ligin en zayıf kadrolarından birine sahip olduğu gibi, görüntü olarak Karpaty Lviv’den hem mental olarak hem de takım oyunu olarak oldukça geride.

Peki, geçen sezon başında harikalar yaratan, taraftarın maç günlerinin gelmesini sabırsızlıkla beklediği, önüne gelene 3-4 gol atan ve hatta  Sturm Graz ve Eskişehirspor maçlarında 10′dan fazla pozisyona girip galip gelemediğinde herkesin şaşkına döndüğü o takım, 1 yıl içinde bu kadar acınak bir hale nasıl geldi.

Aslında, işi çok fazla geriye götürmeye, bütün bu olanları geçen sezonun ilk yarısındaki Fenerbahçe- Galatasaray maçına ya da Nonda’nın satılmasına  bağlamaya gerek yok. Her zaman söylediğim gibi, Galatasaray’da Nonda takımın ritmini bozuyor,dikine oynamak yerine her hücumda orta sahaya kadar top almak için gelip, aldığı topları da geriye oynuyordu, gönderilme nedeni de buydu. Fenerbahçe maçı ise bir klasikti ve bazılarının dediği gibi, takımın orta sahası Barış, Sarp, Topal ve ya Topal, Sarp, Ayhan gibi dirençli isimlerden kurulsaydı bile Galatasaray o maçı yine kazanamayacaktı. Nitekim, Rijkaard’ın bu sezon adam yokluğundan kurmak zorunda kaldığı Sarp, Barış, Ayhan üçlüsünün mahalle maçlarında bile bir arada  oynayamayacağını hepimiz gördük.

Eskiye dönük analizlere çok fazla devam etmekte fayda yok, nitekim Geçen sezonun ilk yarısında kaybedilen Fenerbahçe maçının temel kahramanları, koca sezondaki en büyük iki hatasını Fenerbahçe maçlarına saklayan Leo Franco (hatırlarsanız bir geri pas hatasından gol yedirip, diğerinde de penaltı yaptırmıştı) ve çok iyi bir aktör olduğunu Dünya Kupasında da gösteren Keita’ydı.

Peki Galatasaray’da bugüne gelinmesine neden olan olaylar nerede başladı?

Bu sorunun cevabı çok net. Tabiki, Galatasaray-Athletico Madrid serilerinde. Ancak benim konuya bakış açım, diğer popülist yaklaşımlar gibi, Nonda gönderilmeseydi Galatasaray tur atlardı vs. uydurma yorumlar değil. Yukarıda da dedim ya, Nonda zaten Galatasaray’a faydalı bir oyuncu değildi.

Hadi gelin konunun biraz derinine inelim. Ne oldu Galatasaray-Athletico Madrid serilerinde.

2009-2010 sezonunun devre arası gelmiş, Galatasaray ligde 2. sırada ve Franck Rijkaard’ın isteği doğrultusunda, savunma, orta saha ve hücum bölgelerine birer takviye yapılacak. Rijkaard, savunmada oyun kurabilen ve uzun paslarla takımın oyuna hızlı çıkmasını sağlayan bir stoper istiyor, Haldun Üstünel’de devreye girip, bazılarının 2 sezondur bitiremediği Lucas Neil transferini bitiriyordu.

Rijkaard, orta sahada Aydın’ın isteksiz ve çalışmayı sevmeyen bir oyuncu olduğunu dolayısıyla kiraya verilebileceğini rapor etmiş, Aydın da Eskişehir yolunu tutmuştu, Kader Keita ise Afrika Kupasından geç dönücek ve bilindik disiplinsizliklerini sergilemeye devam edicekti. Muhtemelen, takıma beklenenden daha geç katılacak (ki öyle oldu), form tutması biraz zaman alıcak (öyle olmadı) ama yeri garanti olduğu için disiplinli bir şekilde çalışmasa da Rijkaard onu oynatmak zorunda kalıcaktı. Rijkaard bunu istemiyordu ve takımın hem Keita’yı rekabete zorlayacak hem de kadro genişliği yaratacak bir oyuncuya ihtiyacı olduğunu belirtmişti. Bunun üzerine Haldun Üstünel gitti ve satın alma opsiyonlu olarak Giovanni Dos Santos’u takıma kazandırdı.

Sıra en kritik hamleye gelmişti. Nonda’nın yerine alınacak oyuncu. Bana kalırsa Rijkaard ve ekibi Nonda’dan o kadar memnun değildi ki, sezon içinde Nonda’nın sakat olmadığı maçlarda bile Arda’yı forvette oynatarak arayış içine girmişlerdi. Rijkaard’a göre, Arda bile Nonda’dan daha iyi bir forvetti ve Athletico Madrid maçlarında Nonda takımda kalsa bile sahaya sürülmeyecekti. Ayrıca Kewell’ın doktor raporları deplasmandaki maça yetişemese de, Ali Sami Yen’e Kewell’ın hazır olacağını, Baros’un ise Ali Sami Yen’deki maçtan sonra hazır olacağını yani burada bir kazaya uğranılmazsa bir sonraki turda sahada olacağı yönündeydi.  Bu nedenle Haldun Üstünel bir başka yıldız ismi, Jo’yu takıma kazandırdı ve kıyamet orda koptu.

Sezon başından beri, Galatasaray’ın önünü kesmeye çalışan ve Rijkaard’ın kariyerinden dolayı onu eleştirmekte zorlanan, bu yüzden de ne yapsak bir açık bulup üstüne gitsek diye pusuda bekleyenlere gün doğmuştu. Artık tek istedikleri Galatasaray’ın Athletico Madrid’e elenmesiydi. Eleştiriler cepteydi, Nonda böyle bir dönemde nasıl satılırdı, bu hem teknik ekibin hem de yönetimin çok büyük bir zafiyetiydi, bunlar futboldan anlamıyorlardı bile, bırakın takım idare etmeyi, Nonda’yı bu dönemde gönderen bahçesindeki çimleri bile budayamazdı vs. Bu kişilerin ağzı o kadar sulanmıştı ki, İstanbuldaki maçta, kale arkasında saksı niyetine duran çizgi hakemleri Cener’in pozisyonunda penaltıyı vermeyince derin bir ohh çekmişlerdi.

Ve Galatasaray elendi, elenmesiyle beraber cepte duran eleştiriler yağmur gibi yağmaya başladı. Taraftarı o kadar etki altına almışlardı ki,  Jo yuhalanıyor, Arda çok ciddi hakaretlere maruz kalıyordu. Taraftar, şuanda eski formunu geri kazanıp Totenham’da grupçu teknik direktör Redknapp’a (kendisi tam bir İngiliz futbolcu hayranıdır) rağmen süre almaya başlayan, Dünya kupasının en çok göze batan oyuncularından Dos Santos’u tuzağa düşüp  eleştiriyor, bu adam iyi futbolcu olsa Barcelona’da kalırdı, Totenham’da bile oynayamadı diyorlar, Jo’yu alemci yapıp, Arda hakkında hiçbir şey bulamadıkları için onu da ayıpmış gibi sinemaya gitmekle suçluyorlardı.

Evet, bazıları için artık herşey yolundaydı, eleştirilerden transfer sihirbazı Haldun Üstünel’de nasibini almış, tuhaf ve anlaşılmaz beyanatlarına bu yıl artık iyiden iyiye alıştığımız Mehmet Helvacı da, Ali Sami Yen’de kaybedilen maçlar sonrası Haldun Üstünel’i suçlamaya başlamış, suçlunun takımın transfer politakasını yönetenler olduğunu alenen beyan etmişti.

Galatasaray’lı futbolcuların artık özgünveleri gitmişti ve sezon sonunu iyi neticelendirmeleri imkansız hale gelmişti. Sadece 2 aydır takımda olan Jo topu her ayağına alışında yuhalanırken, Dos Santos böyle bir tepki almasa da, kendisi küçük maçların büyük futbolcusu olarak tanımlanmış, eski takımlarında attığı jeneriklik goller bir kenara itilip, son vuruş becerisi olmayan sıradan bir futbolcu olarak lanse edilmeye başlanmıştı.

Nitekim, Galatasaray’da takım oyunu kalmamış, takımda kaotik bir futbol anlayışı egemen olmuş, topu alan kendi başına birşeyler yapmaya çalışırken, kimsenin birbirine yardıma gitmemesi de gözle görülür bir hal almıştı.

Bana kalırsa sezon sonu geldiğinde Haldun Üstünel yaptığı transferlere hala güveniyordu ve yine bana göre özellikle Dos Santos’un satın alma opsiyonunun kullanılması gerektiğini ve Elano’nun da bu sezon başarılı olacağını, satılmaya çalışarak malın mundar edilmemesi gerektiğini söylüyordu. Dediğim gibi işin bu kısmı sadece tahminden ibaret, yanılma payım var.

Ne var ki, Haldun Üstünel, yönetim kurulu içinde yanlış transferler yapmakla suçlanıyor, başarısızlığın sorumlusu olarak gösteriliyordu. Bana kalırsa diğer yöneticeler Üstünel’in ön plana çıkmasından, hatta transfer konusunda sadece Adnan Polat ve Rijkaard’a bilgi verilmesinden son derece rahatsız olmuşlar ve kendi sözlerinin geçmesini istiyorlardı. Eee ne de olsa Türkiye’de yöneticilik biraz da nam salmak için yapılır. Üstünel’i bütün Türkiye tanırken, diğerleri basına ufak tefek transfer bilgileri bile sızdıramıyor ve bu ne nedenle kimsenin ilgilsini çekmiyorlardı.

Ve sonunda beklenen oldu, Üstünel’in yetkileri yönetim kurulunun da baskısıyla önce sınırlandırıldı, ardından da futbol şubesindeki görevine son verildi, başkan yardımcılığından da alındı. Kısacası kovuldu. Yine benim tahminim, iyi bir Galatasaray’lı oluşundan dolayı basına “çok yorulmuştum, bunu kendim istedim” gibi ifadeler verse de, Başkan Polat’ın ısrarla, futbol şubesinin kapanması dolayısıyla Üstünel’in görevinde değişiklik olduğu yönündeki pek de samimi görünmeyen açıklamaları Üstünel’i istifaya zorlamış gibi duruyor.

Aslında resmin tamamına bakılırsa, Haldun Üstünel’i istifaya getiren olaylar zincirinin başında, ne yazık ki oyuna gelip Üstünel’in getirdiği futbolcuları yuhalayan, ıslıklayan ve ya iyi futbolcu olmamakla suçlayan taraftar var. Kısacası taraftar, çok sevdiği Üstünel’in istifa etmesindeki en büyük neden olarak görünüyor. Şöyle ki, taraftarın yeni transferleri protesto etmesinden güç alan camia içinden kimileri, kötü gidişatın sorumlusu olarak Üstünel’e yüklenmiş ve onun yetkilerinin kısıtlanması fikrine destek vermişlerdir.

Sonuç olarak, kötü bir filmin başlangıcı da böyle olmuş  ve Transfer Sihirbazı Üstünel’in yerine Pazarlık Uzmanı Adnan Sezgin getirilmiş oldu. Tabi Adnan Sezgin için Pazarlık Uzmanı dediğime bakmayın, aslında hiç de uzman sayılmaz. Aldığımız duyumlara göre, Adnan Sezgin, kapıyı o kadar ölü bir fiyattan açıyor ya da o kadar küçük meblağlar için pazarlık yapıyormuş ki, karşı taraf bu durumdan sırf rahatsız olduğu için görüşmeyi bırakıyor, hatta “tamam vazgeçtik, sen ne istiyorsun diye sorulduğunda, yok kardeş iş işten geçti artık” diyormuş. Adnan Sezgin hakkında bu söylenenlerin ne kadar gerçek olduğu hakkında tabiki kesin bir bilgimiz yok ama kesin olan bir şey var ki o da Adnan Sezgin’in ikna kabiliyetinin Haldun Üstünel’den çok aşağıda olduğu. Neden mi, sorun sadece para olsaydı, Üstünel döneminde Elano hariç diğer oyuncuların aldığı ücretlerin de çok yüksek olması gerekirdi. Ne var ki, ne Kewell, ne Baros, ne Keita ne de Neil’ın çok uçuk rakamlara imza attığını söylemeyiz. Örneğin Baptista konusunda basından okuduğumuz kadarıyla, Galatasaray ne istersen veririz diyor, Baptista ise Nuh diyor Peygamber demiyor. Demek ki ikna edilemiyor, Ledesma klübüne tavrını koyamıyor, Rosicky menejer Paska’ya tamam diyip sonra bir Sezgin’le bir de Wenger’le konuşuyor ve vazgeçiyor.

Adnan Sezgin’in transfer konusundaki CV’si de benzer olumsuzluklarla dolu, mesela 4-5 ay Killy Gonzalez, Pires ve Maniche’yi ikna etmeye çalışıp yerlerine Carrusca ve Inamato’yu, Isaakson için bütün bir ara transfer döneminde uğraşıp sonunda Barusso denen birini takıma getirmişti.

Görününen o ki, Rijkaard duruma müdahale etmese yine Carrusca, Inamato, Barusso tipi biri takıma gelicek ama Rijkaard izin vermiyor. Gerçi bu saatten sonra Messi’yi bile getirseniz artık tren kaçtı, o oyuncunun uyum sağlaması, arkaşlarına ve Türk futboluna uyum sağlaması için en az bir sezon beklemek gerekli tabi sabredilirse.

Bugün Galatasaray’daki sorunlar ile ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaştım, peki Rijkaard’ın hiç mi hatası yok? Yönetim kadar olmasa da tabiki onun da hataları oldu. Bunlara da yarınki yazımda değineceğim…

Yarına kadar esenlikle kalın….

BloggerV.com üyesidir.