
Galatasaray Spor Klübü futbol takımı, tarihinin en kötü sezon başlangıçlarından birini yaparak, Süperligin ilk iki haftasında puan alamazken, işin Avrupa Kupası ayağında da Karpaty Lviv gibi adı sanı duyulmamış bir takıma elenme noktasına gelmiş durumda.
Önümüzdeki bir hafta içinde olması muhtemel durum ise, Galatasaray’ın önce Karpaty Lviv’e elenip ardında da Eskişehir deplasmanından malubiyetle ayrılması. Bunu tahmin etmek için falcı olmaya gerek yok, Galatasaray takımı şaun Sportoto Süper Ligin en zayıf kadrolarından birine sahip olduğu gibi, görüntü olarak Karpaty Lviv’den hem mental olarak hem de takım oyunu olarak oldukça geride.
Peki, geçen sezon başında harikalar yaratan, taraftarın maç günlerinin gelmesini sabırsızlıkla beklediği, önüne gelene 3-4 gol atan ve hatta Sturm Graz ve Eskişehirspor maçlarında 10′dan fazla pozisyona girip galip gelemediğinde herkesin şaşkına döndüğü o takım, 1 yıl içinde bu kadar acınak bir hale nasıl geldi.
Aslında, işi çok fazla geriye götürmeye, bütün bu olanları geçen sezonun ilk yarısındaki Fenerbahçe- Galatasaray maçına ya da Nonda’nın satılmasına bağlamaya gerek yok. Her zaman söylediğim gibi, Galatasaray’da Nonda takımın ritmini bozuyor,dikine oynamak yerine her hücumda orta sahaya kadar top almak için gelip, aldığı topları da geriye oynuyordu, gönderilme nedeni de buydu. Fenerbahçe maçı ise bir klasikti ve bazılarının dediği gibi, takımın orta sahası Barış, Sarp, Topal ve ya Topal, Sarp, Ayhan gibi dirençli isimlerden kurulsaydı bile Galatasaray o maçı yine kazanamayacaktı. Nitekim, Rijkaard’ın bu sezon adam yokluğundan kurmak zorunda kaldığı Sarp, Barış, Ayhan üçlüsünün mahalle maçlarında bile bir arada oynayamayacağını hepimiz gördük.
Eskiye dönük analizlere çok fazla devam etmekte fayda yok, nitekim Geçen sezonun ilk yarısında kaybedilen Fenerbahçe maçının temel kahramanları, koca sezondaki en büyük iki hatasını Fenerbahçe maçlarına saklayan Leo Franco (hatırlarsanız bir geri pas hatasından gol yedirip, diğerinde de penaltı yaptırmıştı) ve çok iyi bir aktör olduğunu Dünya Kupasında da gösteren Keita’ydı.
Peki Galatasaray’da bugüne gelinmesine neden olan olaylar nerede başladı?
Bu sorunun cevabı çok net. Tabiki, Galatasaray-Athletico Madrid serilerinde. Ancak benim konuya bakış açım, diğer popülist yaklaşımlar gibi, Nonda gönderilmeseydi Galatasaray tur atlardı vs. uydurma yorumlar değil. Yukarıda da dedim ya, Nonda zaten Galatasaray’a faydalı bir oyuncu değildi.
Hadi gelin konunun biraz derinine inelim. Ne oldu Galatasaray-Athletico Madrid serilerinde.
2009-2010 sezonunun devre arası gelmiş, Galatasaray ligde 2. sırada ve Franck Rijkaard’ın isteği doğrultusunda, savunma, orta saha ve hücum bölgelerine birer takviye yapılacak. Rijkaard, savunmada oyun kurabilen ve uzun paslarla takımın oyuna hızlı çıkmasını sağlayan bir stoper istiyor, Haldun Üstünel’de devreye girip, bazılarının 2 sezondur bitiremediği Lucas Neil transferini bitiriyordu.
Rijkaard, orta sahada Aydın’ın isteksiz ve çalışmayı sevmeyen bir oyuncu olduğunu dolayısıyla kiraya verilebileceğini rapor etmiş, Aydın da Eskişehir yolunu tutmuştu, Kader Keita ise Afrika Kupasından geç dönücek ve bilindik disiplinsizliklerini sergilemeye devam edicekti. Muhtemelen, takıma beklenenden daha geç katılacak (ki öyle oldu), form tutması biraz zaman alıcak (öyle olmadı) ama yeri garanti olduğu için disiplinli bir şekilde çalışmasa da Rijkaard onu oynatmak zorunda kalıcaktı. Rijkaard bunu istemiyordu ve takımın hem Keita’yı rekabete zorlayacak hem de kadro genişliği yaratacak bir oyuncuya ihtiyacı olduğunu belirtmişti. Bunun üzerine Haldun Üstünel gitti ve satın alma opsiyonlu olarak Giovanni Dos Santos’u takıma kazandırdı.
Sıra en kritik hamleye gelmişti. Nonda’nın yerine alınacak oyuncu. Bana kalırsa Rijkaard ve ekibi Nonda’dan o kadar memnun değildi ki, sezon içinde Nonda’nın sakat olmadığı maçlarda bile Arda’yı forvette oynatarak arayış içine girmişlerdi. Rijkaard’a göre, Arda bile Nonda’dan daha iyi bir forvetti ve Athletico Madrid maçlarında Nonda takımda kalsa bile sahaya sürülmeyecekti. Ayrıca Kewell’ın doktor raporları deplasmandaki maça yetişemese de, Ali Sami Yen’e Kewell’ın hazır olacağını, Baros’un ise Ali Sami Yen’deki maçtan sonra hazır olacağını yani burada bir kazaya uğranılmazsa bir sonraki turda sahada olacağı yönündeydi. Bu nedenle Haldun Üstünel bir başka yıldız ismi, Jo’yu takıma kazandırdı ve kıyamet orda koptu.
Sezon başından beri, Galatasaray’ın önünü kesmeye çalışan ve Rijkaard’ın kariyerinden dolayı onu eleştirmekte zorlanan, bu yüzden de ne yapsak bir açık bulup üstüne gitsek diye pusuda bekleyenlere gün doğmuştu. Artık tek istedikleri Galatasaray’ın Athletico Madrid’e elenmesiydi. Eleştiriler cepteydi, Nonda böyle bir dönemde nasıl satılırdı, bu hem teknik ekibin hem de yönetimin çok büyük bir zafiyetiydi, bunlar futboldan anlamıyorlardı bile, bırakın takım idare etmeyi, Nonda’yı bu dönemde gönderen bahçesindeki çimleri bile budayamazdı vs. Bu kişilerin ağzı o kadar sulanmıştı ki, İstanbuldaki maçta, kale arkasında saksı niyetine duran çizgi hakemleri Cener’in pozisyonunda penaltıyı vermeyince derin bir ohh çekmişlerdi.
Ve Galatasaray elendi, elenmesiyle beraber cepte duran eleştiriler yağmur gibi yağmaya başladı. Taraftarı o kadar etki altına almışlardı ki, Jo yuhalanıyor, Arda çok ciddi hakaretlere maruz kalıyordu. Taraftar, şuanda eski formunu geri kazanıp Totenham’da grupçu teknik direktör Redknapp’a (kendisi tam bir İngiliz futbolcu hayranıdır) rağmen süre almaya başlayan, Dünya kupasının en çok göze batan oyuncularından Dos Santos’u tuzağa düşüp eleştiriyor, bu adam iyi futbolcu olsa Barcelona’da kalırdı, Totenham’da bile oynayamadı diyorlar, Jo’yu alemci yapıp, Arda hakkında hiçbir şey bulamadıkları için onu da ayıpmış gibi sinemaya gitmekle suçluyorlardı.
Evet, bazıları için artık herşey yolundaydı, eleştirilerden transfer sihirbazı Haldun Üstünel’de nasibini almış, tuhaf ve anlaşılmaz beyanatlarına bu yıl artık iyiden iyiye alıştığımız Mehmet Helvacı da, Ali Sami Yen’de kaybedilen maçlar sonrası Haldun Üstünel’i suçlamaya başlamış, suçlunun takımın transfer politakasını yönetenler olduğunu alenen beyan etmişti.
Galatasaray’lı futbolcuların artık özgünveleri gitmişti ve sezon sonunu iyi neticelendirmeleri imkansız hale gelmişti. Sadece 2 aydır takımda olan Jo topu her ayağına alışında yuhalanırken, Dos Santos böyle bir tepki almasa da, kendisi küçük maçların büyük futbolcusu olarak tanımlanmış, eski takımlarında attığı jeneriklik goller bir kenara itilip, son vuruş becerisi olmayan sıradan bir futbolcu olarak lanse edilmeye başlanmıştı.
Nitekim, Galatasaray’da takım oyunu kalmamış, takımda kaotik bir futbol anlayışı egemen olmuş, topu alan kendi başına birşeyler yapmaya çalışırken, kimsenin birbirine yardıma gitmemesi de gözle görülür bir hal almıştı.
Bana kalırsa sezon sonu geldiğinde Haldun Üstünel yaptığı transferlere hala güveniyordu ve yine bana göre özellikle Dos Santos’un satın alma opsiyonunun kullanılması gerektiğini ve Elano’nun da bu sezon başarılı olacağını, satılmaya çalışarak malın mundar edilmemesi gerektiğini söylüyordu. Dediğim gibi işin bu kısmı sadece tahminden ibaret, yanılma payım var.
Ne var ki, Haldun Üstünel, yönetim kurulu içinde yanlış transferler yapmakla suçlanıyor, başarısızlığın sorumlusu olarak gösteriliyordu. Bana kalırsa diğer yöneticeler Üstünel’in ön plana çıkmasından, hatta transfer konusunda sadece Adnan Polat ve Rijkaard’a bilgi verilmesinden son derece rahatsız olmuşlar ve kendi sözlerinin geçmesini istiyorlardı. Eee ne de olsa Türkiye’de yöneticilik biraz da nam salmak için yapılır. Üstünel’i bütün Türkiye tanırken, diğerleri basına ufak tefek transfer bilgileri bile sızdıramıyor ve bu ne nedenle kimsenin ilgilsini çekmiyorlardı.
Ve sonunda beklenen oldu, Üstünel’in yetkileri yönetim kurulunun da baskısıyla önce sınırlandırıldı, ardından da futbol şubesindeki görevine son verildi, başkan yardımcılığından da alındı. Kısacası kovuldu. Yine benim tahminim, iyi bir Galatasaray’lı oluşundan dolayı basına “çok yorulmuştum, bunu kendim istedim” gibi ifadeler verse de, Başkan Polat’ın ısrarla, futbol şubesinin kapanması dolayısıyla Üstünel’in görevinde değişiklik olduğu yönündeki pek de samimi görünmeyen açıklamaları Üstünel’i istifaya zorlamış gibi duruyor.
Aslında resmin tamamına bakılırsa, Haldun Üstünel’i istifaya getiren olaylar zincirinin başında, ne yazık ki oyuna gelip Üstünel’in getirdiği futbolcuları yuhalayan, ıslıklayan ve ya iyi futbolcu olmamakla suçlayan taraftar var. Kısacası taraftar, çok sevdiği Üstünel’in istifa etmesindeki en büyük neden olarak görünüyor. Şöyle ki, taraftarın yeni transferleri protesto etmesinden güç alan camia içinden kimileri, kötü gidişatın sorumlusu olarak Üstünel’e yüklenmiş ve onun yetkilerinin kısıtlanması fikrine destek vermişlerdir.
Sonuç olarak, kötü bir filmin başlangıcı da böyle olmuş ve Transfer Sihirbazı Üstünel’in yerine Pazarlık Uzmanı Adnan Sezgin getirilmiş oldu. Tabi Adnan Sezgin için Pazarlık Uzmanı dediğime bakmayın, aslında hiç de uzman sayılmaz. Aldığımız duyumlara göre, Adnan Sezgin, kapıyı o kadar ölü bir fiyattan açıyor ya da o kadar küçük meblağlar için pazarlık yapıyormuş ki, karşı taraf bu durumdan sırf rahatsız olduğu için görüşmeyi bırakıyor, hatta “tamam vazgeçtik, sen ne istiyorsun diye sorulduğunda, yok kardeş iş işten geçti artık” diyormuş. Adnan Sezgin hakkında bu söylenenlerin ne kadar gerçek olduğu hakkında tabiki kesin bir bilgimiz yok ama kesin olan bir şey var ki o da Adnan Sezgin’in ikna kabiliyetinin Haldun Üstünel’den çok aşağıda olduğu. Neden mi, sorun sadece para olsaydı, Üstünel döneminde Elano hariç diğer oyuncuların aldığı ücretlerin de çok yüksek olması gerekirdi. Ne var ki, ne Kewell, ne Baros, ne Keita ne de Neil’ın çok uçuk rakamlara imza attığını söylemeyiz. Örneğin Baptista konusunda basından okuduğumuz kadarıyla, Galatasaray ne istersen veririz diyor, Baptista ise Nuh diyor Peygamber demiyor. Demek ki ikna edilemiyor, Ledesma klübüne tavrını koyamıyor, Rosicky menejer Paska’ya tamam diyip sonra bir Sezgin’le bir de Wenger’le konuşuyor ve vazgeçiyor.
Adnan Sezgin’in transfer konusundaki CV’si de benzer olumsuzluklarla dolu, mesela 4-5 ay Killy Gonzalez, Pires ve Maniche’yi ikna etmeye çalışıp yerlerine Carrusca ve Inamato’yu, Isaakson için bütün bir ara transfer döneminde uğraşıp sonunda Barusso denen birini takıma getirmişti.
Görününen o ki, Rijkaard duruma müdahale etmese yine Carrusca, Inamato, Barusso tipi biri takıma gelicek ama Rijkaard izin vermiyor. Gerçi bu saatten sonra Messi’yi bile getirseniz artık tren kaçtı, o oyuncunun uyum sağlaması, arkaşlarına ve Türk futboluna uyum sağlaması için en az bir sezon beklemek gerekli tabi sabredilirse.
Bugün Galatasaray’daki sorunlar ile ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaştım, peki Rijkaard’ın hiç mi hatası yok? Yönetim kadar olmasa da tabiki onun da hataları oldu. Bunlara da yarınki yazımda değineceğim…
Yarına kadar esenlikle kalın….
Son Yorumlar